Nâzım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne / Murat Özhan
3 Haziran 63… 3 Haziran 2010…
Nâzım Hikmet’in 47. ölüm yıldönümü anısına sevgi ve minnettarlıkla…
Nâzım Hikmet’i, Türkiye’nin ve tüm insanlığın şairini, sonsuzluğa uğurlayışımızın 47.yıldönümünde bir kez daha özlemle anıyoruz. Bu yazı, hasbelkader ona adanmıştır.
İşliklerinde şiir yazma işiyle uğraşanlar, has bir şiirin bir madalyonun iki yüzü gibi, biri diğerini tamamlayan içerik ve şekilden ibaret olduğunu gayet iyi bilirler.
Şiir yazmak bazılarının zannettiği gibi salt bir “ilham almak” değildir. Evet, esin de önemlidir ama daha da önemlisi oluşturduğunuz içerikle en uygun düşecek söz dağarını ve ses uyumunu örtüştürebilmektir. Bunun için de gece gündüz demeden şiirle oturup kalkmak gerekir. Atölyenizde adeta bir kuyumcu inceliğiyle sözcüklerin anlam ve ses değerlerini aynı potada eritebilmek maharetini gösterebildiğiniz ölçüde övgüye değer bulunursunuz. Eskiler, “Marifet, iltifata tabidir.” derler.
Bu marifeti gösterenlerin başında şüphesiz Nâzım Hikmet geliyor. Tüm dünya onun şiir alanındaki ustalığını teslim etmişken ben bu konudaki aynı sözleri tekrar etmeyeceğim. Nâzım, içinde yaşadığı toplumun şiir geleneği ile dünya şiir anlayışını oldukça iyi özümsemiş bir şairdi.
Salt şiir yazmakla kalmamış, sanat, estetik ve poetika üstüne kafa yormuş bir teorisyendi aynı zaman. Zaten has şairden de beklenen budur. Teori ve pratik onda eşzamanlı olarak ilerlemiştir. Estetik üzerine düşünceler üretmiş ve yer yer de eleştirilerde bulunmuştur.
Velhasıl Nâzım, şiiri iliklerine kadar hissetmiş ve yaşadıklarını poetikasının eleğinden geçirerek sunmuş ve insanlığa mal olmuş gerçek bir şairdir.
Nâzım’ın, şiiri, bilhassa şiirde şekil unsularını nasıl ele aldığını örneklemesi açısından Aziz Çalışlar’ın hazırladığı “Sanat ve Edebiyat Üstüne”* adlı yapıttan bir bölüm sunarak bu yazıyı noktalamak istiyorum.
Bence şiir denilen nesne; vezinli, kafiyeli ve söylenmeye değer sözdür. Kafiye ve vezni bendeniz, Nâzım Hikmet kulunuz, en geniş manasıyla anlar. Şöyle ki; bizim şiirimizde, aruz ve hece vezinleri gibi, kayıtlı vezinlerden tut da bunların çerçevesi içindeki müstezat, durakları değiştirmek, durakları büsbütün kaldırmak gibi çeşitli formüllerden, yine birçok çeşitleri olan ve ‘serbest vezin denilen –bu serbest sözü de yerinde değildir- çeşide kadar şiir denilen kelam mutlaka ölçülüdür, disiplinlidir… Hatta bu ölçü ve disiplinin bir başka çeşidini, nesirde dahi görürüz. Arada böyle bir fark olması, nesre vezinli söz dememize mani olur. Nesir ana hattında, malumu ihsanınız- ana hattında diyorum- uzun ve kesintisiz satırlar halinde yazılır ve öyle okunur. Şiir ise hangi vezinle yazılırsa yazılsın, mısra halinde yazılır ve öyle okunur.
İmdi: Bendenizce, şiirin ayrı sahası –muhteva bakımından- nesrin ayrı sahası yoktur. Her ikisi de aynı mevzuu, aynı hissi ele alırlar. Her ikisinin de kendine has imkânları vardır, fakat bu imkân farkı, şiire şu girmez, nesre bu girmezden değil de, yukarıda arz ettiğim teknik farkından gelir. Yani ölçü farkı, yani yazılış farkı, yani okunuş farkı. Mesela; suluboya ile yağlıboya farkı gibi. “Kayıtlı-vezinli” şiirler örnek istemez, fakat “vezinsiz-vezinli” şiirler hakkında bir iki misal vereyim. Ele, Bedri’nin Karadut’unu alıyorum yine:
Çatlar mıydı bu yürek kahrından kıyamadık.
Bak, vezinsizliğin vezni burada “kıyamadık” sözüne kadar mükemmel. Bedri, “Bu yürek çatlar mıydı kahrından…” dememiş. Bunu bilerek dememişse çok güzel, çünkü şekille, muhteva arasındaki birlik, uygunluk, bütün sanatların esası olduğuna göre, burada bir kere, “çatlar mıydı” ya basmak lazımdı, ki basmış. Bir ufak ses kusuru var: Yürek kahrından, derken bu iki k’nin, yüreğin sonundaki k ile kahrındanın başındaki k’nin yan yana gelmesi kakafoni yapıyor, diyebilirler. Bence hayır, bu iki k’nin burada birleşmesi, “çatlar mıydı” yı takviye ediyor. Çatlamanın bahis konusu olduğu yerde, ritim, vezin, ses de biraz çatlamalı. Bu mısraya itirazım: “Kıyamadık” sözünü, benim tekniğe göre kuyruğa almalıydı yani:
Çatlar mıydı bu yürek kahrından
kıyamadıkdemeliydi, onun tekniğine göre ise laf gelmişken söyleyim, bu ortalama, kuyruk tekniğini bizim şairler neden kullanmazlar aklım ermez…
Şimdi bir mesele daha, her satırı; esas muhteva tutularak; o muhtevaya göre o satırın ritmi, ahengi, vezni, sesi, deyimi bulunarak işlemek yetmez, o satırla ondan önceki ve sonraki satırlar arasındaki münasebeti de ayarlamak, yine muhteva esas, ritmi, ahengi, sesi, vezni düzenlemek lazım.
Bütün bunlarda başka, tempo meselesini de göz önüne almak lazım. Böylelikle en vezinsiz denilen şiirler, haddi zatında en mürekkep vezinli olur, bundan dolayı da vezinsiz şiir yoktur.
*Nâzım Hikmet, Sanat ve Edebiyat Üstüne, s.122-114, Hazırlayan: Aziz Çalışlar, Bilsan A.Ş. Bilim ve Sanat Kitapları, Birinci Basım, Ocak 1987, İstanbul
Bugün 3 kez okundu. Son okunma tarihi, 11 February 2012



Son Yorumlar