“Güneşli Sabah” Şiirine Dair Bir Tahlil Denemesi / A.Murat Özhan
“Güneşli Sabah” Şiirine Dair Bir Tahlil Denemesi / A.Murat Özhan
Ömer Faruk Toprak, 40 Kuşağı şair ve yazarlarındandı. Şiir ve yazılarında, Anadolu insanının sıkıntı ve özlemlerinden bahsederken, öte yandan o yılların baskıcı uygulamalarına karşı dik durdu.
O, sanat ve toplum arasındaki bağı şöyle açıklar: “Yazar fildişi kulesinde oturmamalı, halkın sorunlarına eğilip onun yararına olan gerçekleri bularak sanatın potasında inceden inceye işledikten sonra onları okuyucuya sunmalıdır.”
Güneşli Sabah
eski bir bahçe kanepesi
sıcak çorba kasesine eğilmişim
biraz önce dokuz yaşındaydım şimdi elli iki
hüzün sarkmıştı pencerelere nerde şimdi
bugün gibi sıralanıyor gözümün önünde
şuraya nasıl yorgun gelmişim
güneşli sabahları severim demişim sana
kitabın kenarına yazmışım bunu
rüzgar hızla gidiyor önünde akşam
tuz ve yağmur deniz yönünde
üşüdü omuzlarım biraz ateşte ısınsam
yüreğim cesaretin kapısında sınır yorgunu
Ömer Faruk Toprak
- – -
“Güneşli Sabah” şiiri, adından da anlaşılacağı üzere aydınlık sabahlardan, hürriyetten, barıştan, eşitlikten söz etmiyor aslında. Karamsarlıktan, umutsuzluktan mı dem vuruyor? Şüphesiz ki hayır. Ama sanırım çocukluğa özlem ve örtük bir ölüm teması iç içe işleniyor bu şiirde. Şiirin, yararlandığım kitaptaki(1) hali bu kadar. Söz konusu kaynakta, Hasan Hüseyin’in “Yürek Dolusu Sevgi: Ömer Faruk Toprak” başlıklı yazısından aldım bu şiiri. O bakımdan şiirin özgün metni daha uzun olabilir. Elimde bunu teyit edecek başka kaynak olmadığı için şiirin bu kadarına göre çözümlemelerimi yapıyorum.
Şairin “Güneşli Sabah” şiirindeki “eski bir bahçe kanepesi”, “sıcak çorba kâsesi”, “güneşli sabahlar”, “üşüdü omuzlarım” gibi tasvirler basit, sıradan görünmesine rağmen, insanı o doğallığı içine hemencecik alıyor, çepeçevre sarıp sarmalıyor. İnsanın gözünde canlanıyor o ortam, birebir yaşıyorsunuz sanki o tabloyu. Elinizi uzatsanız, şiire girecekmişsiniz hissini uyandırıyor bu şiir. Bu bakımdan oldukça başarılı buldum.
Şair, sıcak çorba kâsesine eğilmesiyle birlikte, kim bilir çorbadaki yansısında çocukluğuna uzanır. Çocukluk ile yaşlılık dönemleri arasındaki paralellikler, gidiş gelişler de, çekilen acıların hiç bitmediğinin bir işareti olmaya sakın. Çileli günlerden nasıl da yorgun düştüğünü vurgularken, her ne olursa olsun, şairin karanlıklardan haz etmediğini, bilakis “güneşli sabahları” her daim yeğlediğini söylemek mümkün bu dizeler bağlamında.
Yaşamla, pratikle bağını koparmamış bir şairin dile gelişi var bu dizelerde. Akşam, rüzgârın bile önünde giderken aslında yaşamsal bir gerçeğe dokunur şair: Belli bir yaştan sonra zamanın çok hızlı geçtiği olgusu ve belki de ölüme adım adım yaklaşma. Doğanın bir saat misali işleyişine karşılık, ne acı ki insanın bu gidişe yani yaşamın insandan her zaman bir adım önde olmasına ayak uydurmak zorunda kalışı iliklere işler.
Bana kalırsa şiirin en can alıcı, en güzel dizeleri “üşüdü omuzlarım biraz ateşte ısınsam / yüreğim cesaretin kapısında sınır yorgunu”. Şairin, bu dizelerde neyi anlatmak istediğini kestirmek bir hayli güç olsa da önceki dizelerle birlikte düşünüldüğünde yaşam ve ölüm arasındaki o ince çizgide, ölümden yana ağır basan ama bir o kadar da ölümü metanetle bekleyen bir mecrada kaldığı söylenebilir.
Bir başka açıdan ise, türlü mücadeleler, belki de ayrılıklar, pişmanlıklar, ihanetler karşısında şairin artık bitkin düştüğünü ama yılmadığını, çözülmediğini belirtmek yanlış olmaz sanırım. “Üşüdü omuzlarım” derken, kim bilir omuzlarından tutacak, sımsıkı sarılıp dertleşeceği bir dostunun yahut ne bileyim sevdiğinin, yoldaşının olmamasına hayıflanıyor, kalabalıklar içinde yalnızlığın en yoğun halini yaşıyor.
Ömer Faruk Toprak, şiirini yazarken içeriği biçime feda etmez. Zaten toplumcu gerçekçi bir yazardan beklenmez bu. Çünkü aslolan insanın söyleyecek bir sözünün olmasıdır. İnsanın verecek bir mesajının olması ise külliyen etik bir sorumluluktur. Biçim ise sözün çeperinde bir sıvadır adeta. Sözün, nasıl söylenmesi gerektiği ile ilgili bir sorundur. Şüphesiz ki şair, içerik ve biçim arasındaki dengeyi sağlayan bir konumlanışta olmalıdır.
Salt içeriğe dair söylemler, slogancılıktan öteye geçmezken, biçime ağırlık veren bir tarz da anlamsızlığın burgacında heder olup gider.
Şair, dize sonlarındaki ses uyumlarına pek dikkat etmezken, aliterasyon denen dize içi ses uyumuna özel bir önem vermiş. “sıcak çorba kâsesine eğilmişim” dizesindeki “s, ş” seslerinin tekrarı bu uyuma güzel bir örnektir.
Tüm çirkefliklere, karanlıklara, çirkinliklere rağmen, “Güneşli sabahları severim” diyerek umudun her dem taze kaldığını muştulayan Ömer Faruk Toprak’ı sevgi ve minnettarlıkla anıyorum.
- – -
(1) Ömer Faruk Toprak’ın Düz Yazıları, s.334, Hazırlayan: Füruzan Toprak, Kültür Bakanlığı Yayınları, Birinci Baskı, 1994, Ankara
Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 19 May 2012


Son Yorumlar