Anlamak ve İletişimin Dili
Murat ÖZHAN
ANLAMAK VE İLETİŞİMİN DİLİ
Yaşamadan öğretilen(alınan) yahut öğrenilen bir şeyin ne olursa olsun tek taraflı ve dayatmacı olduğu gerçeğini göz ardı mı edelim?Bir bakıma “Anlatmak” kavramıyla yukarıdaki cümle arasında paralellik kurulabilir.Her nedense birden böyle bir çağrışım yarattı bende.‘Anlatmak’ta tek yönlü bir akış vardır.Salt “ben”e hitap eder.Karşıdakini yok sayar.Egemen yapının dili böyledir.Duygudan,sıcaklıktan yoksundur bu dil.Bu noktada günümüzde var olan televizyonlara göndermede bulunabiliriz.Çünkü televizyonlar,egemen yapının en önemli yardımcı araç gereçleridir.Bunlar,deyim yerindeyse,burnumuza tutulmuş bir çeşit kloroformdur ve bunlarda iletişimin esamisi okunmaz.Çünkü akış tek yönlüdür.
Öte yandan buna karşılık,her “anlamak” ediminin “ben”le değil, “biz”le sağlandığının da farkındayım.Bundan dolayı bu “biz” kavramını müthiş önemsiyorum.İşte bu her “biz”e, alan-veren arasındaki bu bağa, iletişim diyorlar.İletişimin tam olarak gerçekleşmesinin koşulu da paylaşım.Paylaştıkça her ben,biz oluyor.
İnsanlar,kendi yarattıklarının esiri oluyorlar ve bu,gün geçtikçe daha da çetrefilleşiyor.Yaşamdan aldıklarımızı tekrar yaşama veremiyoruz.Devamlı bir kısır döngü içinde yuvarlanıp gidiyoruz.Ne var ki bu kötü gidişin çaresi,yine biziz.Çare bizdedir,ellerimizdedir.Yeter ki onları kullanmasını bilelim.Dünyayı,çevremizi,insanları değiştirmek hakikaten kolay değil. “Her şey insanın kendisinde başlar ve biter.”. Ne kadar anlamlı ve sıcak bir söz.İnsan,değişikliğe önce niçin kendinden başlamaz.Oysaki insan olmanın,erdemli olmanın en temel koşulu değil midir “Kendin ol” davranışı.Böyle olduğunu bildiğimiz halde burnumuzdan kıl aldırmayız,o kahrolası böbürlenmelerimizden bir türlü vazgeçemeyiz.Oysa,her ne olursa olsun insanlar birbirini ‘anlama’ çabası içinde olurlarsa,çözüme bir adım daha yaklaşmak mümkün..
Her şey insanın beyninde olup bitiyor.Acıyı,sevgiyi,dostluğu,ağacı,kül tablasını algılamamız,beynimizdeki üretimlerimizden doğmakta.Beynimizde neyi kuruyorsak,yansıması da o şekilde çıkıyor ortaya.Kafasında her daim şiddeti kurgulayanın,eninde sonunda o şiddeti uygulaması kaçınılmazdır.Sabah kalktıktan sonra, marazi bir günü kafasından geçirenin,gün ister istemez bu düşüncesine koşut geçer aksi bir düşünce yahut olay sis perdesini dağıtmadıktan sonra.Oysaki yaşama pozitif enerjiyle bakabilmenin gücü muhteşem.Gün başladığında rastladıklarına bir tebessümle günaydın diyebilmenin yahut çalışan birine “kolay gelsin” dileğinde bulunabilmenin yaşama emek vermenin başlangıcıyla eşdeğer olduğunu söylemek sanırım hiç de abartı değil.Bir günaydın,bir merhaba demek selamlaşmanın vesilesidir.Dolayısıyla da iletişim kurmanın en doğal,en temel,en insani tarafıdır.
Kendimizi korkuyla ifade edersek korkunun iletişimi ortaya çıkar,sevdiğimize korkuyla dokunursak korku sevgi doğar.
Her türlü büyüklenmelerimizden,korkularımızdan,yersiz katılıklarımızdan soyunup insanca çıplaklığımızla kaldığımızda kendimiz olabilir ve birbirimizi anlayabiliriz.İnsanın kendisiyle yüzleşmeden,bu duvarları aşması ise mümkün değil…
Bugün 1 kez okundu. Son okunma tarihi, 09 September 2010




Bir merhabayla başlar her şey…
Sevgili Nihal,
Günlük yaşamlarımızda çoğu zaman,karşıdakinin ilk adımı atmasını bekleriz.Zaten bu “beklenti kaygısı”, korkarım bizi yiyip bitirecek.Kaybettiğimiz nokta da tam burası değil mi?Her daim,yaşamdan bir beklenti içre hallerimiz,bizi miskinliğe yöneltmez mi?
Ne zaman ki kendimiz yaşama bir şeyler katarız,fiiliyatımızla yaşama müdahil oluruz,o zaman “insan olmak”lığımızın ve benliğimizin farkına varırız.Gerisi fasaryadır…
Sevgi her daim…
Murat yazdıklarına tabii ki katılıyorum… Ve yazdıklarının senin hayatında etkili olduğunu düşünüyorum…Tabii ki bu aynı zamanda büyük çoğunlukla da ilgili…
)
Ben kendi adıma bir şeyler yazarsam, hayatımda şimdiye kadar hiç karşımdakilerden ilk adımı beklemedim… Eğer bana doğruysa benim kişiliğimle ters düşmüyorsa, hep kendi istediğim için ve kendi bireyselliğimle istediğim adımı attım. Bu yüzden kendimi şanslı görüyorum…
En azından bari bu bakımdan içimi yiyip bitiren bir şey olmuyor. Çünkü duyarlı ve duygusal bir insan olarak içimi grileştiren, beni çelişkilere sürükleyen,büyük mutsuzluklar yaşatan o kadar çok şey var ki…
Ama eminim dediğin gibi birçok insanın kaybettiği nokta burada…
Şöyle bir düşün kimbilir ilk adımı karşıdaki insandan bekleyip de kaçırılan ne fırsatlar var…
Ve bu fırsatların sonu kimbilir ne aydınlık bitecekti…
Ama insanız ve çözümsüzlükler yaşıyoruz ne yazık ki…
Yaşama bir şeyler katmak kadar doyurucu, insanın kendi gözünde kendi saygısını yükseltici bir şey bilmiyorum…
ki sonunda bedeller ödense de…
hayallerin ve düşlerin karşılığı bedel ödemekse benim var, olduğum gibi herkesin de var olması en büyük dileğimdir…
adım atmanın zor gelmediği günlere…
Sevgili Nihal,
İçe dönük eleştirel bir bakış açısı geliştiremediğimiz müddetçe,bu kısır döngü böyle devam edecek ne yazık ki!
Söylediklerin ve söylediklerim,bu yadsınamaz gerçekliğe yakıcı bir şekilde işaret ediyor ne yazık ki.
Öz olarak ve öncelikle özeleştiri mekanizmasını işe koşmadıkça,insanın kendiyle,çevresiyle,doğayla,dünyayla barışık olması pek olası değil..
Katkın için teşekkür ederken “adım atmanın zor gelmediği günlere…” temennine yürekten katılıyorum.
Dostlukla ve sevgiyle…