Kurtuluş Yok Tek Başına
Kurtuluş Yok Tek Başına / Murat ÖZHAN
Merhaba nehiro,
“Medyamızdaki Bitmez Tükenmez Gariplikler” başlıklı yazıya gönderdiğin yorum, beni tekrar bu yeni yazıyı yazmaya yöneltti. Çünkü yorumlarını çok önemsiyorum ve yazdığın yoruma vereceğim cevap, bir yorumun sınırlarını fazlasıyla aşacağı için, konuyu anasayfaya taşıdım. Yorumunda şöyle diyorsun:
…
“Yazdığınız dialog gerçekten çok ilginç…
Ama şu anda ki insanlarımızın olaylara bakış açısını ortaya çıkarıyor. Çünkü bu hale getirildik…
Olaylara ancak magazinsel, popülist bir bakış açısıyla bakılırsa halkın ilgisini çekebilir ve memnun edilinibilinir olarak görülüyorki, bu ne yazık ki doğru…
uzun yıllardan beri eğitimin, gençlerin ve halkın üzerinde oynanan oyunların sonuçlarını ve meyvelerini topluyoruz.
Patronların 2 dudağı arasına bakmamak isteyen onların söylediklerini değil kendi bildiğini yapan ve savunan lar ise işte böyle benim gibi küçük gazetelerde kalmaya mahküm…
Burası güzel yurdum ve güzel insanlarım…” 21 Ağustos 2008 Perşembe 13:15
Ama şu anda ki insanlarımızın olaylara bakış açısını ortaya çıkarıyor. Çünkü bu hale getirildik…
Olaylara ancak magazinsel, popülist bir bakış açısıyla bakılırsa halkın ilgisini çekebilir ve memnun edilinibilinir olarak görülüyorki, bu ne yazık ki doğru…
uzun yıllardan beri eğitimin, gençlerin ve halkın üzerinde oynanan oyunların sonuçlarını ve meyvelerini topluyoruz.
Patronların 2 dudağı arasına bakmamak isteyen onların söylediklerini değil kendi bildiğini yapan ve savunan lar ise işte böyle benim gibi küçük gazetelerde kalmaya mahküm…
Burası güzel yurdum ve güzel insanlarım…” 21 Ağustos 2008 Perşembe 13:15
…
Bizim gibi ülkelerin bir türlü altından kalkamadığı bir sorun var. Bu sorun, aslında yüzyıllardan bu yana çeşitli düşünürler, yazarlar tarafından sorgulanagelmiş. Felsefede etik konuları arasında yer almış. Nedir bu sorun peki? Eleştiri ve özeleştiri. Toplumların ilerlemesinde önemli yeri olan bu araçlardan yoksun bir ülkeyiz ne yazık ki. Bu yoksunluk hali, toplumsal benliğimize öyle bir sirayet etmiş ki, sağlıklı düşünemeyen bireyler yetişmiş her çağda. Herkes eleştiri oklarını bir yere, bir insana vb. yöneltirken kimse kendine bakmamış. Eleştiriyi hemen herkes karşıdakini “suçlamak” odaklı ele almış. Buna karşı, kendini şöyle bir okkalı olarak eleştiri süzgecinden geçirmemiş. Oysaki erdemli olmanın önkoşulu, özeleştiridir. Her daim özeleştiri yapan insanlar, insani yönde diğerlerinden bir adım öndedir bence. Çünkü kendileriyle içten içe çatışırken aynı zamanda bir zihin muhakemesi de yaparlar. Bu da onları daha sağlıklı, daha insancıl kararlar almaya yöneltir. Ben burada halkı, toplumu kesinlikle suçlamıyorum. Çünkü ne verirseniz, onu alırsınız. Bin yıllardır bile isteye eğitimsiz bırakılan insanların birden coşa gelip kendi haklarını aramalarını beklemek, haddinden fazla safdillik olur. Buraya kadar anlattıklarım, kendi açımdan olmasını arzu ettiğim yönelim.
..
Peki günümüz içre dünyasında böyle davranan ne kadar insan vardır ki? Sanıyorum oldukça az. Çünkü koşullar, insanları farklı tutumlar almaya zorluyor. Egemen şer odakları, hemen her çağda kendi varlıklarını sürdürülebilir kılmak için çeşitli alavere dalaverelere başvurmaktan hiç çekinmemişlerdir. Onlar, her daim erdemliliği, onuru, sevgiyi alınıp satılabilir meta haline getirme uğraşındadırlar. Üstelik, bu değerleri savunanlara kara çalmayı da hiç eksik etmemişlerdir.
..
Doğruları dile getirmek Türkiye gibi ülkelerin ne yazık ki kanayan yarası. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar atasözünü kanıtlar nitelikte olaylar her daim yaşandı, yaşanıyor. Tıpkı kendinle ilgili yaşadığın olaydaki gibi. Bir elin parmaklarını geçmeyecek oranda da olsa haksızlıkları kendi cephesinden dile getiren, yaşanan kirlilikleri, acayip ilişkileri su yüzüne çıkaran yazarlar (Şu an aklıma gelen ilk örnek olduğu için boyalı basından Umur Talu örneğini veriyorum) da var. Aslına bakılırsa tüm çalışma yaşamında bu tür olumsuzluklarla yüz yüze kalındığı oluyor. Örneğin eğitim alanında, emeğin hakları için yıllarca mücadele eden birçok insan, çok ağır bedeller ödedi. Kimi, sürgünlere gönderildi; kimi çeşitli baskılara maruz kalırken; kimi de faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Egemen güç, kendine karşı çıkanları her devirde dize getirmek için elinden geleni ardına koymamıştır. Tüm bunlara rağmen pes mi edilmiştir? Şüphesiz ki hayır. Örgütlü hareket etmenin bilincine ulaşmış insanlarla bu mücadele ağır aksak da olsa devam ediyor. Çünkü Bertolt Brecht’in de dediği gibi “Kurtuluş yok tek başına/Ya hep beraber,ya hiç birimiz”…
..
İnsanlığın içinde bulunduğu durumu, her türlü baskıya inat, şöyle ya da böyle dile getiren, insanlığın gelişimine elinden geldiği kadar katkı sunan çok değerli yazarları, bilim adamlarını, şairleri, mücadele insanlarını tarih unutmaz. İnsanlık abideleri, tarihin ak pak sayfalarındaki yerlerine çoktan yerleştiler bile. Onlar, her daim hak ettikleri yeri, insanlık nezdinde almışlardır, alacaklardır.
Sözlerime burada son verirken Sevgili Nazım’la ilgili bir anekdotu aktarıyorum.
Sevgilerle..
Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş gelir. Birkaç gün
denetim yaptıktan sonra müdüre:
- Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der.
Nazım’ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım’ı tepeden tırnağa süzer ve:
-Demek Nazım Hikmet sensin, der. Nazım’a oturması için yer göstermez.Kısa bir konuşma sonrası, ‘gidebilirsiniz’ der.
Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
-Ömer Hayyam adını duydunuz mu? diye sorar. Müfettiş hemen atılır:
-Kim bilmez ki Hayyam’ı
Nazım:
-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?’diye sorar.
Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür,
-Görüyorsunuz, sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanını ve sizi kimse anımsamayacak, der ve çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım’ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur, asla geri dönmez.
Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?
denetim yaptıktan sonra müdüre:
- Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der.
Nazım’ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım’ı tepeden tırnağa süzer ve:
-Demek Nazım Hikmet sensin, der. Nazım’a oturması için yer göstermez.Kısa bir konuşma sonrası, ‘gidebilirsiniz’ der.
Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
-Ömer Hayyam adını duydunuz mu? diye sorar. Müfettiş hemen atılır:
-Kim bilmez ki Hayyam’ı
Nazım:
-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi?’diye sorar.
Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür,
-Görüyorsunuz, sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanını ve sizi kimse anımsamayacak, der ve çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım’ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur, asla geri dönmez.
Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?
Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 February 2012
Categories: deneme anekdot, eğitim, eleştiri, emek, erdem, medya, nâzım hikmet, ömer hayyam, özeleştiri, toplum



murat, cevabın için gerçekten teşekkürler…
Aslında biliyormusun o insanların hiç birisinin de aslında umrunda değildir insanların onu unutup unutmaması…
Tek dertleri doğru bildiklerini çizmek ya da yazmaktır…
ve de tanıklıklarını insanların hizmetine sunmak…
Acılarla donatılmış bir toplumda umuda yolculuk çok zor biliyorum. Ama Ben umuda yolculuğa çıkarım hep…umutlarımı yitirsem bile.
ha sahi bu arada… bende bilmiyorum gerçekten o dönemin adalet bakanı kimdi…
Selamlar. . İster istemez yazınızı okudum ve yorum yazma gereksinimi duydum.
Neyse söyleyeceklerimi tam olarak tasarlamadım ama ellerim ne yazarsa, yüreğimden ne geçerse onları dillendirmek şart oldu.
Bizim başlıca sorunumuz geçmiş dönmelerden çıkmamamız ve “dünyayı değiştirmeye cesaret et”mememizdir, Türkiye vb. gibi geri bıraktırılmış ülkeler kuşkusuz başta Amerika ve diğer büyük batılı emperyalist ülkelerin çöplüğü konumunda. Gelen giden bütün iktidarlar / hükümetler aymazca ve asalakça bir yönetim tarzı uygulamış. 45′lerden itibaren de somut bir esaret altına alınma durumuna gelinmiş. Öyle ki hem “özgürlüğü”, hem de “bağımsızlığı” zorlan getirtilmiş bir ülke düşünün. Örneğin İMF istemiyor diye ne öğretmenini atayabiliyorsun ne de işçine (adam gibi) maaş verebiliyorsun?
Onlar istediği için (İngiltere, Japonya, Fransa, Amerika vb. ülkelerin çoğu 1971-1980 vb. gibi tarihler arasında -değiştirilemez yasalar çıkararak- kendi ülkelerinde nükleer üretmezken Hindistan, Türkiye (örneğin Sinop)’de nükleer santraller kurulması için talimatlar emirler vermektedir.
Bu ülkenin başlıca sorunlarından biri elbette eğitimdir, diğer bir sorunuysa burjuvazi tarafından, halklarının birbirine sıkı sıkıya sarılmasını önlemek için her yol meşru görülmüştür.
Bu ülkede su götürmez bir gerçek var ki o da eğitimdir “Eğitim şart!”
Sevgili yeraltındannotlar,
Yorumunda değindiklerine katılmamak mümkün değil.
Ne zaman ki insana ama salt insana değer verdiğimiz bir zihniyeti ve şüphesiz ki buna uygun eylemleri hayata geçiririz,o zaman düze çıkarız.
Katkın için teşekkür ederken sevgi her daim olsun diyorum.