Ölümün Ağırlığı Karşısında Yaşamın Basitliği
Ölümün Ağırlığı Karşısında Yaşamın Basitliği / Murat Özhan
Günlük yaşamda çok sık karşılaştığımız bir gerçeklik aslında ölüm dediğimiz.. Oysaki ne yapıp edip görmezlikten geliriz, kabullenemeyiz bir türlü ölümü. Çünkü insan bedeninin fiilen son bulması, diğer tüm varlıklar için de yaşam imkânlarının ortadan kalkması demek ölüm.
Ölümün yüzü soğuktur. Bunu ilk kez anneannemin ölümüyle tecrübe etmiştim. Bedenini görmüştüm hastanenin morgunda. Yüzünün feri gitmiş, bir solukluk çökmüştü suretine. İşte o öylece karşımda hiç kıpırdamaksızın duruyordu. Bir an için şöyle düşündüm: Onun ölümüne üzülmüştüm. Bundan kaçış yoktu.
Üzülmüştüm diyorum zira şu anki verilerle ölümün bilgisine sahip değiliz. Bunu ancak başkalarının ölümüyle dolaylı olarak algılayabiliyoruz. Ölü için, bize üzülmekten başka yapacak bir şey kalmazken, biraz paradoks gibi gözükecek ama öte yandan yaşıyor olmanın verdiği mutluluğu da içimizde hissederiz. Biz hâlâ hayattayızdır ve önümüzde nice yaşanacakların düşüncesiyle kendimizi avuturuz. Acı ve mutluluk, ikiz kardeş gibi.
Ölümle birlikte insan varlığının fiilen son bulmasını değil de o mevtayı kaldıracak bir arkada kalanların bulunmamasını daha da dehşet verici görürüm her nedense. Zaten yaşarken, öldükten sonra cenazemizi kaldıracak insan kalabalığını yaratamamışsak vay halimize… Demek ki yaşamın tam içinde değilmişiz, demek ki yaşama bir nebze olsun katkı sunamamışız. Ölümün felsefesine de bu açıdan yaklaşıyorum. Yani iş gene geldi dayandı mihenk taşı olan yaşam gerçeğine.
İnsan doğamız basit olanı karmaşıklaştırmada öylesine başarılı ki. Kör kör parmağım gözüne birtakım olguları, körü körüne savunan yanlarımız öyle ağır basıyor ki. Yaşam, sadeliği ve basitliği ile yanı başımızda iken insan “aklı”mızla niye akıntıya karşı kürek çekeriz ki?
Yüreğe insek, inebilsek, yürek insanı olsak çok şey mi kaybederiz insanlığımızdan?
Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 19 May 2012


Sevgili Murat,
yüreğe insek diyorsun merdiven inmek heralde zor geliyor biz ölümlülere…
Çıkarken arkaya bakmadan çıkmayı biliyor çoğu insan da inerken zor geliyor nedense:))
Ama yürek insanı olsak kaybetmek şöyle dursun, insanlığımızı kazanacağımız kesin…
“seviyorum, sevmeliyim, seveceğim” diyebilmek kadar güzel bir şey var mı “yaşarken”…
Öldükten sonraysa geride çok insan, az insan ne fark ederki? sen olmadıktan sonra…
ha diyorsanki yaşadığın anlaşılır kalabalıkla, bence değil çünkü gerçekten çok sevdiğim birisinin üzerine toprak atılmasına tahammül edemem… o yüzden orada olamam…
sevgimle…
O her şeyi bilen, tepeden bakan aklımız, biraz da yüreğe inse çok şey mi kaybeder aklından? Meczup mu olur ? Duygusallaşır mı ?
)
Öldükten sonraki kalabalıkla kastım şuydu sevgili Nihal: İnsan şu anda zaten yalnızlığın pençesinde can çekişiyor. Oysaki insan, başkalarına yelken açtıkça, onlarla birlikte oldukça, paylaştıkça artar. Yaşama katkı sunmayanın, yürümeyenin ise esamesi okunmaz. Paslanmaya mahkumdur o. Yalnızdır yaşarken o tür insanlar..
Cenaze merasimleri ise, ölenin ardından son bir görevi yerine getirmektir. Merasim, ölen için, sevdiklerinin, dostlarının son vedasıdır, vefa borcudur. O cenazeye bir omuz verecek insan seli yaratılamamış ise, o insanın yaşarkenki varlığının sorgulanması gerekir diye düşünüyorum.
Sevgilerle ..
Ölüm kavramı karşısında şu günlerde kendime sorduğum soru şu:
“Ruh nereye gidiyor?” Beden toprak altında, toprakla özdeşleşip toprak oluyor, ya ruha ne oluyor? Tanrı inancı, din inancı sanırım burda devreye giriyor ve bu sorulara inançlar doğrultusunda cevaplar bulunuyor… Ama bu verilen cevaplar da bana yetersiz geliyor…
Sanırım bilinmezlik olduğu için sonunda ölmekten ve sevdiklerimi ölümle kaybetmekten korkuyorum..
Her ölüm aslında bize bir şeyleri anlatıyor ama korktuğumuz, rahatsız olduğumuz, sevmediğimiz şeyleri unutma konusunda üstümüze yok sanırım… İşe buradan başlasak, yaşanmışlıkları unutmayıp attığımız adımları öyle atsak…
Sevgili dulsinyam,
“Ruh nereye gidiyor?” sorusu, Tanrı inancını imliyor doğrudan..
Ben , ölene “öbür dünyadan” değil, “yaşamın içinden” bakıyorum. Biz yaşayanlar, ölüler için hiçbir şey yapamayız artık, elimiz kolumuz bağlıdır adeta. Bundan sonra, sadece “kendimiz için” bir şeyler yapmak olanaklıdır. Merasimler ise, kendimizi ve diğerlerini “görmemiz” içindir aslında..
Bence duygusallaşır ve bize öğretilen de, çok duygusal olduğumuzda hep kaybedeceğimizdir… Ve hayat da bunu çoğu kere doğrular, biz sevdikçe karşıdaki kaçar…:))
Ne yazık ki, toplumsal önkabuller senin söylediklerinle örtüşüyor sevgili Nihal. “Duygusallık kaybettirir.” anlayışı genelgeçer bir ilke olarak hep ön planda..
“Sevdikçe kaçar.” tezinde ise, hem sevmek hem de kaçmak fiillerinde bana kalırsa bir arıza var. Sorgulanmalı.. :))
İki nedenle:
1) Seven, sevgisini tam verememiştir. Yahut ne bileyim kendini tam olarak anlatamamıştır.
2) Kaçan, riyakar davranıyordur. İlişkiyi “kullanıyordur.”
ben bu yönüyle değil de, toplumdaki önkabulle bir saptama yapmıştım.:))
seven sevgisini gerektiği kadar versede, anlatsada hatta anlattıkça karşı tarafın daha çok kaçtığı örneklerde yaşanmakta… Kaçan ise “riyakarlık” belki ama bence “korkuyordur”…
ne bileyim bağlanmaktan, kapılmaktan, aciz duruma düşmekten, sevmekten…örnekler çoğaltılabilir…
Toplumdan kendini soyutlamak mümkün mü ki?
Kaçan korkuyorsa, baştan böyle bir ilişkinin yaşanması anormal değil mi Nihal! Bağlanmak, sevmek, sevilmek o kişinin harcı değil kesinlikle..
Ne yapmalıyım, sevgilim, sevdiceğim
bilmiyorum nasıl sever başkaları
eskiden nasıl severlerdi,
yaşıyorum, bakarak, severek seni,
aşk tabiatımdır benim
Her ikindi daha da hoşuma gidiyorsun.
Nerde o? Hep bunu soruyorum
kaybolduğunda gözlerin
Ne kadar geç kaldı! Düşünüp inciniyorum,
yoksul, aptal, kasvetli duyuyorum kendimi
geliyorsun sen, bir esintisin
şeftali ağaçlarından uçan.
Bu yüzden seviyorum seni, bu yüzden değil
o kadar neden var ki, o kadar az,
böyle olmalı aşk
kuşatan, genel
üzgün, müthiş,
bayraklarda donanmış, yaslı,
yıldızlar gibi çiçek açan,
bir öpüş kadar ölçüsüz.
Neruda’nın bu şiirini yazmak istedim şu anda sana, tüm sevmeyi bilmeyenlere inat…ve yaşanamayan sevgilere, korkanlara inat…
Çok güzel bir şiir. Ne kadar da yaşamın içinden… Neruda’ya, böyle güzel eserler ortaya çıkardığı için bir kez daha minnettarlığımızı sunalım sevgili Nihal.
Sevgi her daim..