Şiddet Üzerine / Murat ÖZHAN
Şiddet Üzerine / Murat ÖZHAN
FELSEFE BİR SEVİNÇTİR – Şiddete Karşı Felsefe
Kafamızı ne yana çevirsek, adımımızı ne yana atsak şiddet içerikleri ile yüz yüze gelmemiz an meselesi. Sokakta, evde, işyerinde, hemen her yerde bir şiddettir almış başını gidiyor. Anasını öldüren evlatlar, bebesine kıyan analar gırla gidiyor. Sokakta yürürken “Dik baktın” gerekçesinden çıkan kavgalar ve sonrasında ölümle biten vakalardan, işlenen siyasi ve siyasi olmayan cinayetlere kadar bir dizi şiddet kültürüyle yatıp kalkıyoruz. Yaşamımızın her alanını işgal eden ve insanlıkla bağdaşmayan bu olgu, nasıl engellenebilir acaba? Sevgisizliklerimizin bu denli ayyuka çıktığı bir dönemde şiddet içeriklerinden uzak durmak nasıl mümkün olur? Birbiriyle hiç ama hiç yan yana gelemeyecek, sittin sene uyuşamayacak sevgi ve şiddetin mücadelesinde, hangisi galebe çalacak?
Bu sorulara da yanıtların aranacağı bir deneme yazısını şimdilik bir başka zamana ötelerken sevgili Afşar Timuçin’in Felsefe Bir Sevinçtir kitabındaki “Şiddete Karşı Felsefe” adlı bir hayli uzun yazısından, alıntılar sunmak istiyorum.(Not: Yazım ve noktalama, yazara aittir.)
(…)
Şiddete büyük bir umut bağlamış olan şiddet uygulayıcısı şiddetin umulan sonucu vermemesi karşısında çılgına döner. Geçici sonuç ortadan kalkınca eski görünüm yeniden ortaya çıkmış olur. “Bu oğlanı daha dün dövdüm, dövmek de ne demek, kemiklerini kırdım, dün uslu uslu oturdu, bugün gene…” diye düşünür anne ve kuduracak gibi olur. O durumda yapılacak şey dayağı daha sağlam bir biçimde tazelemektir, hatta dayağın yanına bir başka ceza daha eklemektir, örneğin sokağa çıkmama ya da aç kalma cezası uygulamaktır. Şiddet yeniden uygulanır ve yeniden aynı sonuçları verir ya da beklenilen sonucu ne olursa olsun vermez. “Dayak arsızı” denilen insan şiddete alışmış insandır. Bir süre sonra şiddet onun oyuncağı durumuna gelir. Artık kendisi de şiddet uygulamakta ustalaşmıştır: hiç söz dinlememekte, göz göre göre yalan söylemektedir.
(…)
Yalanla, aşağılamayla, öldürmeyle, kısıtlamayla zedelenmiş bir dünyada, yani şiddetin egemen olduğu bir dünyada insanın mutluluğu bulabilmesi olası değildir. Mutluluğu arayan insanın önce içindeki şiddeti yok etmesi gerekiyor. Şiddetten yardım uman kişi bir başka koşulda şiddetten yakınan kişi olacaktır. Çünkü şiddet yapısı gereği insan varlığını zedeleyici bir uygulamadır. Kavgada yumruk attıkça kendini bulan adam, yumruk yemeye başladıkça yılgınlığa uğrar. İnsanı tanıyan, insan yaşamının koşullarını bilen insan şiddetten yardım ummayacaktır. Bu çerçevede hukukun da bir intikam düzeneği olmadığını, cezalandırmanın yalnızca eğitici, düzeltici, yetiştirici bir anlamı olması gerektiğini unutmamalıyız. Hukuk şiddet uyguladığı ölçüde, daha doğrusu şiddeti öngördüğü ölçüde adaletten uzaklaşır. Kana kan, dişe diş formülü bir intikam formülüdür, bir adalet formülü değildir. Adalet intikam almaz, bu yüzden şiddet uygulamaz: o yalnızca toplum dışına düşmüş insanları yeniden topluma kazandırmak için iyileştirme yöntemleri geliştirir.Her bilinçli birey şiddetin şiddet yaratmaktan başka bir işe yaramayacağını bilir. Gerçek anlamda bilinçli birey olmanın baş koşulu iyi bir felsefe eğitiminden geçmektir. Bu yolda, felsefeciler için felsefe ilkesini değil de toplum için felsefe ilkesini temel almak gerekir. Bilincin ne olduğunu, sağlıklı bilinçlenmenin hangi koşullara sağlanabileceğini yalnızca felsefenin verimli alanında öğrenebiliriz. Felsefenin bilinçlendirdiği insan yüksek düzeyde gelişim fikrine ulaşmış insandır, bu fikri yaşama geçirmede şiddete yer olmadığını ya da gerek olmadığını bilen insandır. Çünkü gelişimin sağladığı yeni doğrular yaşama geçebilmek için şiddete ve benzeri etkenlere gereksinim duymazlar. Yaşam kendini her şeye karşın yeniler. Yeni doğrular adına şiddet uygulayanlar doğruların bilincine varamamış acelecilerdir.
(…)
İnsanın kendi üzerindeki gerçek zaferi kendini iyi tanımasıyla gerçekleşecektir. İnsanoğlu doğanın ya da evrenin bir sınırı var mı yok mu, evrenin bir başlangıcı oldu mu olmadı mı, tek bir doğa yasası mı vardır yoksa doğa yasaları mı vardır, bu soruları belki yüzyıllarca yanıtlayamayacak. Ama onun kendi bilincine, kendi bütünsel bilincine varmakta gecikmeyeceğini söylemek belki yanlış olmayacaktır. Doğayı tanımak bizim çabamızla olduğu kadar doğanın gizlerindeki özelliklerle belirgindir. İnsanın kendini tanıması kendi üzerindeki yoğun ve dikkatli çabasının bir sonucu olacaktır. Bunun için felsefi düzeyde bütün bir insanlık geçmişinin yoğun bilgisinden başka bir şeye gereksinmemiz yoktur. İnsan kendini bildikçe, kendini öğrenmeye doğru gittikçe şiddetten uzaklaşacaktır, şiddetin bugüne kadar kullanılmış yöntemlerin en kötüsü olduğunu görecektir. İnsanlığın çok uzun tarihi şiddetin tarihidir. İnsanlığın bundan sonraki tarihi tartışarak yaratmanın tarihi olmalıdır.
Bugün 1 kez okundu. Son okunma tarihi, 20 May 2013


Son Yorumlar