Uslanmaz Bir Yürek İşçisi: Nâzım Hikmet
Uslanmaz Bir Yürek İşçisi: Nâzım Hikmet / Murat ÖZHAN
Politik görüşlerinden ötürü, hakkında onca kovuşturma yürütülen, soruşturma açılan; uzun yıllar mahpusluk yüzünden doğru düzgün gün yüzü görmeyen (Fiili olarak kesintisizce 15 yılı aşkın hapis yatmıştır.) ama yine de inançlarından ve mücadele azminden vazgeçmeyen bir Türk şairidir o. Bu kadar hapis cezasına çarptırılmasına (28 yıl 4 ay) rağmen yine de sevdiğine, geleceğe ve insana dair umutları her daim taptazedir onun. Aşağıdaki şiirinde, şiddetin, savaşın yol açtığı tahribatı o kadar sade bir şekilde betimler ki insanın kanını donduracak cinstendir neredeyse. Şiirsel bağlam içerisinde karşıtların birliğini –diyalektiği- kusursuzca vermek ama sanat değerinden hiçbir şey yitirmemek bu olmalı:
Sevgilim,
başlar önde, gözler alabildiğine açık,
yanan şehirlerin kızıltısı,
çiğnenen ekinler
ve bitmez tükenmez ayak sesleri :
gidiliyor.
Ve insanlar katlediliyor :
ağaçlardan ve danalardan
daha rahat
daha kolay
daha çok.
Sevgilim,
bu ayak sesleri, bu katliâmda
hürriyetimi, ekmeğimi ve seni kaybettiğim oldu,
fakat açlığın, karanlığın ve çığlıkların içinden
güneşli elleriyle kapımızı çalacak olan
gelecek günlere güvenimi kaybetmedim hiçbir zaman…
Bugüne kadar, hakkında belki de en fazla söz söylenen, yazılıp çizilen bir şairdir o. Ama buna karşılık, fazla okumadığımızdan mıdır yoksa kulaktan dolma sözleri fazlaca mı kale aldığımızdan mıdır nedir hakkında söylenenlerden daha az bilgiye sahip olduğumuzu düşünüyorum. Nâzım Hikmet’ten bahsediyorum. 15 Ocak, doğumunun 107.yıldönümü. Salt Nâzım’la ilgili değil, aslında bir kimse ya da bir düşünce üzerinde sağlıklı fikir yürütmek istiyorsak birinci elden kaynaklara ulaşmalıyız. Yani doğrudan doğruya o kişinin yazdığı eserlere yönelip onları okumalı, kararımızı öyle vermeliyiz. Nâzım’a vatan haini diyenler, onu karalayanlar, onun “Kuvâyi Milliye” destanını ve “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı okumamış olanlardır. Okusalardı zaten böyle bir yargıya varamazlardı. Önyargılar, şu insanoğluna neler yaptırıyor? Albert Einstain: “Yerleşmiş bir kanıyı değiştirmek, atomu parçalamaktan daha zordur.” diyor. Alışkanlıkları kırmak kolay olmuyor ne yazık ki. Aslında Nâzım’ın savunulmaya ihtiyacı da yok. Çünkü o, eserleriyle hâlâ ayakta. Tıpkı geçmiş asırların yıpratıcı etkisine meydan okuyan Yunus gibi. Nâzım’ın eserleri, halden anlamazlara, işbirlikçilere, burjuvaziye, ayak oyunlarına başvuranlara, ceberutlara, aymazlara, sömürgenlere verilmiş bir cevap niteliğindedir adeta. O, yaşam pınarından aldıklarını, yeniden ve hiç tereddüt etmeden yaşama verebilmiştir. Direniş ve mücadele ruhunu, yaşamının nirengi noktası yapmış ender bir kişilikti.
Nâzım Hikmet, kendi toprağının kültürü ile dünyadaki sanat gelişmeleri ve akımlarını(Dadaizm, sürrealizm) çok iyi özümsemiş, Türk şiir geleneğini (Divan şiiri ve halk şiiri), yeni şiirin potası içinde toplumcu fikirleriyle harmanlayarak içselleştirmiş ve Türk şiirine yeni bir anlayış getirmiştir. “Sokak”ın şiirde ilk defa Garip akımı şairlerince –Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat Horozcu- kullanıldığı yönünde söylemler varsa da halkı, onların kurtuluşu yönünde bilinçlendirmek amacıyla şiirine ilk kez taşıyan Nâzım’dır. Sanat anlayışını, daha yaşanılası, eşitlikçi, özgürlükçü bir düzen için seferber etmiştir. Onun böyle bir yönelişe girmesi, şiirlerinde sanatsal açıdan bir geriliğe asla yol açmamıştır. Nâzım’daki ölüm anlayışının bile toplumcu mecrada olması elbetteki doğaldır ve beklenendir. Onun “Ölüme Dair” şiiri, ölüme toplumcu mantaliteden yaklaşan bir tarzda ele alınmıştır. Şiirin son bölümü şöyledir:
Bir eski Acem şairi:
«Ölüm âdildir» — diyor, —
«aynı haşmetle vurur şahı fakiri.»
Hâşim,
neden şaşıyorsunuz?
Hiç duymadınız mıydı kardeşim,
herhangi bir şahın bir gemi ambarında
bir kömür küfesiyle öldüğünü? …
Bir eski Acem şairi:
«Ölüm âdildir» — diyor.
Yakup,
ne güzel güldünüz, iki gözüm.
Yaşarken bir kerre olsun böyle gülmemişsinizdir…
Fakat bekleyin, bitsin sözüm.
Bir eski Acem şairi:
«Ölüm âdil…»
Şişeyi bırakın Ahmet Cemil.
Boşuna hiddet ediyorsunuz.
Biliyorum,
ölümün âdil olması için
hayatın âdil olması lâzım, diyorsunuz…
Nâzım’ı böylesi kısacık bir yazıda anmanın onu bir yönüyle hep eksik bırakacağı endişesini yaşadım içimde. Amacım onu mitleştirmek değil şüphesiz ama salt yazı ve şiirlerinden ötürü çektiği çileler aklıma geldikçe ona olan sevgi ve minnettarlığım gittikçe artıyor. Onca acı ve olumsuzluğa rağmen ne sarsılmaz ve sebatkar bir kişilik. Günlük yaşamında ve sanatında devrimci tavrı yaşam tarzı haline getirmiş bir dünya şairidir o.
Bir seçim yatırımı yahut son dönemdeki moda deyişle açılımıdır veya değildir her ne olursa olsun, gecikmiş bir kararla da olsa Nâzım Hikmet’e Bakanlar Kurulu onayı ile vatandaşlık hakkının tekrar verilmesi sevindirici ve olumlu bir adım olmakla beraber içim bu kadar gecikmişlikten dolayı bir nebze buruk. Bu girişimle ona kimse lütufta bulunmadı, ona kimse ihsan etmedi, itibarını iade etmedi, o zaten itibarlı bir şairdi. Ayrıca, Nâzım’ın kendini kanıtlamasına hiç mi hiç ihtiyacı yok. O zaten sevenlerinin yüreğinde çoktan taht kurmuştur. O, sadece halkına, onu bağrına basanlarına biraz daha yaklaştı, o kadar . Hakkında ipe sapa gelmez iddialarda bulunanlar, ellerini vicdanlarına koyarak hiç olmazsa onun şunca yıl inançları uğruna mahpusluk dönemine baksınlar yeter.
Yaşayan bir Nâzım’ı olanaklı kılmak mümkün. Hani “uyarına gelirse”, orada, burada, işte, okulda, fabrikada, sırada, sokakta, pankartta, mitingte, panelde onun bir şiirini dillendirmek, onu yaşatmak demektir.
Çünkü Nâzım Hikmet, memleket; memleket, Nâzım Hikmet’tir…
Fotoğraf,www.ntvmsnbc.com
Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 19 May 2012



Son Yorumlar