Toplam okunma 1.485
ana sayfa > deneme > Yürekten Dile Akan Bir Irmak: Adnan Yücel-2

Yürekten Dile Akan Bir Irmak: Adnan Yücel-2

Çarşamba, 04 Ağu 2010 yorum ekle Go to comments

Hangi şiire başlasam suskunum sana
Dağ göğsünde bir kaya diliyle suskun

Bu yazıda, Adnan Yücel’le şiire dair yapılan bir röportaja yer verirken röportajın bütünselliğini bozmadan yer yer kısaltmaya gittim. Parantez içinde üç nokta (…), bu kısaltmaları gösteriyor.

Çetin Yiğenoğlu / Şiirimizin Anadolu Kapısı Adnan Yücel*

-Hemen hemen bütün şiirlerinde derin bir iç çekiş var. Derin, bir o kadar eski. Bilmem yanılıyor muyum?

Yücel- Hayır, yanılmıyorsun. Hemen hemen bütün şiirlerde değilse bile çoğunlukla iç çekiş dikkati çeker. Ama geleceğe olan umudu yitirme biçiminde olduğunu sanmıyorum. Tarihsel süreçle karşılaştırıldığında Âşık Kerem’in iç çekişinden çok Pir Sultan’ın iç çekişinin günümüz potasında eritilmiş biçimi olduğunu sanıyorum.

“Ne zaman sabaha uzansa bir el / Yumuk pembecik bir çocuk eli / Zincirler koşturulmuş tezelden.” İç çekişim ve başkaldırışım bu yüzden. Bin yıldan beri düşüncesi yasaklanmış bir toplumun sesi nasıl çıkar? Sesi kan içinde çıkmıştır hep. Toprakları acılı topraklara dönüşmüştür. O topraklarda açan çiçekler bile acı renginde olmuştur hep.. İç çekişim ve başkaldırışım bu yüzden. Şiirlerimdeki bu özelliğin eskiliğine gelince; Ömer Hayyam’ın cebir, fizik ve matematik kitaplarının yakılışı kadar eski, Nâzım Hikmet’in vatandaşlığa kabulü tartışmasının komikliği kadar yenidir.

-Adnan Yücel’in şiirleri uzun soluklu. Şiirler dikkatlice okunduğunda sezilir, geriye dönüşlerle sallanan bölümler arasındaki organik bağlantılar, ilmeklenmiş renk ve ritim oyunları… Örneğin, “Güneşin Kapıları” şiirinin tamamı, “Bir badem çiçeği sürsem şimdi namluya / Beynime sıksam / Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam” dizeleri aynı kitapta (Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya dek), “Ölümüm Bahar Olsa” adlı şiirin bitiş dizelerini oluşturuyor. Dikkatini çekiyordur okurun; bazı dizeleri söyleminin omurgası kılmışsın sanki? Uzunca şiirlerini güçlendirme yolu / yöntemi mi bu? Yoksa sözün akışında ortaya çıkan bir ‘örgü’, ‘kurgu’ rastlantısallığı mı? Şiirin işlevini sallamadaki öngörülmüş gereklilik mi ? Şiir bazen şairini de ardından sürüklüyor olabilir diye mi düşünmeli yoksa?

Yücel- “Ölümüm bahar olsa” ile “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” dizelerini bir kitapla başka bir kitaptaki bir bölümün bitiş dizeleri olarak yakalaman ilginç… En karanlık labirentlerde bile bütün yolların umuda çıkmasıdır bu. “Bir badem çiçeği sürsem şimdi namluya / beynime sıksam / Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam” dizelerini yazarken patlayarak birdenbire açılan herhangi bir çiçek düşünmüştüm. Önce nar çiçeği gelmişti aklıma. Ama onun patlaması ölümü yazlaştırırdı. Oysa ben ölümümün bile umudu ve yaşamı ve güzelliği çağrıştırmasını düşünüyordum. Bu yüzden “badem çiçeği” dedim. Buradan yola çıkarak sorunuza şöyle yanıt verebilirim: Bu tür dizeler sözün akışında ortaya çıkan bir örgü ya da kurgu rastlantısallığı değil, şiirin işlevini sağlamada öngörülen gerekliliktir. Şiir bütün sanatlardan daha çok bilinç gerektiren bir uğraştır. “Üstü kan köpüklü meşe seliyiz” diyor Pir Sultan. Bu dizede meşeden başka hiçbir ağaç söylenemezdi. İşte bu bilinci anlamak gerek. “Şiir bazen şairini de ardından sürüklüyor olabilir diye” elbette düşünmeli. Yoksa şairin, şiirdeki özle bütünleşmesi zorlaşır. Yüreği ile beyni arasındaki bağlantıda kopukluklar oluşur. Coşkuların güzelliğine gölge düşer. Bu da dizelerdeki içtenliği sorgulanır duruma getirir.

(…)

-Amacım eski bir tartışmayı gündeme taşımak değil, ancak şiirlerinde folklorik öğeler oldukça fazla. Folklorla şiirin ilişkisi nedir, ne olmalıdır? Yıllar önce Cemal Süreya “Folklor şiire düşman” demişti anımsarsın…

Yücel- Folklor, şiir için de, diğer sanatlar için de bir kültür kalıtıdır. O öğelerle aynılaştığı zaman şiire düşmandır. Ama o öğelerden yararlandığın zaman yeni renkler ve yeni sesler yakalama açısından önemli bir kaynaktır. Şiirimizde bunun çok başarılı örnekleri de vardır. Ahmed Arif, Cahit Külebi, Melih Cevdet Anday… Hepsinden önce de Nâzım Hikmet folklorik öğelerden başarılı bir biçimde yararlanmış şairlerdir. Folklorun şiire düşman olduğunu söyleyen Cemal Süreya “hem kendisi hem de işlevi büyük yapıtların ortaya çıktığını” söylemektedir. Üstelik yıllar önce söylenen bir söz o dönemin koşullarına göre gerekli olabilir. Hatta söyleyenin başka sözleriyle de çelişmiş olabilir. Folklor her zaman iki katlı bir olgudur. Bir yaratan kesim bir de yararlanan aydın kesim. Bunlardan birini diğerine düşman saymak, hem bir geleneği, hem de bir bilimi yok saymak olur.

(…)

-Toplumcu bir şairsin. Günümüzde yazılan ve bireycilikle, benmerkezcilikle suçlanan “genç şiir”le ilgili düşüncelerini öğrenmek isterim.

Yücel- Bu konuda öncelikle bir kavram karmaşasına açıklık getirmek gerektiğine inanıyorum. Toplumculukla toplumcu gerçekçilik ya da eleştirel gerçekçilik çoğunlukla birbirine karıştırılıyor. Kimi zaman da toplumcu-gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik karıştırılıyor. Ben toplumcu-gerçekçi şiir anlayışını savundum ve savunuyorum.

Bireycilikle ve benmerkezcilikle suçlanan şiire gelince, böyle bir şiiri suçlayan kaldı mı bilmiyorum. Tam aksine böyle bir şiirin özendirilmesi, öne çıkarılması ve egemen kılınmak istenmesi söz konusu. Üstelik bu şiir genç de değil. Elli yıldan beri var olan bir şiir.

Toplumcu-gerçekçi şiir ise yeni bir gericilikle suçlanıyor. Şiirin özünü sözcüklerin kuşatıp yok ettiği, biçimsel öğelere ağırlık veren; imge adına imgelerin boğulduğu, kapalı şiir adına çıkmaz sokaklara varan, bulanık sulara dalan ve bireysel duyarlık adına bireyi zembille indirip arzın merkezi sayan şiir anlayışı göklere çıkarılıyor. Bu tür şiirlerde önemli buluşlar ve konular olsa bile, zoraki kurulan dizeler özü kemirdiği için yaşamda karşılığını bulan bir söylem yoktur. Bu nedenle kendi arkadaş çevrelerinde bile okunmayan bir şiir, günümüzde “saf şiir” adına savunuluyor. Bu şiiri okumayan gençlikse cahillikle suçlanıyor. Durum böyle olunca da şiir kitapları olmadığı halde şiir klipleri olan televizyon şairleri, üniversite gençliğimizin şairleri oluyorlar. “Ben sevdim mi adam gibi severim” diyerek şiirsiz şairliklerinin tadını bol bol çıkarıyorlar. Okunmak için şiir yazmayan şairlerimiz ise dar bir çevre tarafından sürekli alkışlanıp ödüllendirildikleri halde toplum içinde şair olduklarının bile farkına varamıyorlar. Bu yüzden de Türkiye dışında, özellikle de Amerika’da kendilerine şiirleşecek şiir arkadaşları uydurup, onlar aracılığıyla şairlik duygusunu yaşamaya çalışıyorlar. Çalışsınlar bakalım.

(…)

-Yaygın bir okurun var. Bestelenen, dudaklarda gezinen birçok şiirin. İnsanın kendi şiirini şarkı halinde dinlemesi nasıl bir duygudur?

Yücel- Bir şiirin yaygın bir okur kitlesinin oluşmasını, her şeyden önce o şiirin yaşamda karşılığını bulması ve benimsenmesi olarak görmüyorum, ama benim çok yaygın bir okurum olduğuna da inanmıyorum. Bestelenen ve dudaklarda gezinen birçok şiirimin olduğu doğru. Bu durum kimilerine göre şiir adına üzücü, kimilerine göre de sevindirici. Bence hiçbir şiir bestelensin diye önceden yazılmaz. Şiirin taşıdığı senfonik özellikler yazıldıktan çok sonra müzisyenler tarafından yakalanır ve şiir bestelenir. Uç bir örnek verecek olursak, Paul Eluard “Özgürlük” adlı şiirini kimse bestelesin diye yazmamıştır. Ama ölümünden yıllar sonra Zülfü Livaneli Türkiye’de bestelemiştir. Kim bilir, aynı şiiri kaç ülkede kaç müzisyen daha bestelemiştir.

Şiirin bestelenmesi, ülkemizde o şiirin yaygınlaşması açısından da çok önemli. Çünkü biz az okuyan; ama çok dinleyen bir toplumuz. Nâzım’ın deyimiyle koyun misali. Bir şiiri on yılda kitaptan on bin kişi okur. Aynı şiiri kasetten bir haftada yüz bin kişi dinler. Kendi şiirlerimi şarkı halinde dinlerken bende uyanan duygular, dinlediğim yere, zamana ve koşullara göre değişiyor. Örneğin, bir gecede, şarkının nakarat bölümünü müzisyenlerle birlikte on bin kişi bir ağızdan tekrarlayınca içim içime sığmamıştı. Ama başka bir yerde şarkının yarısından sonra sözlerin bana ait olduğunu anlamıştım.

-İki ‘nehir şiir’ kitabıyla birey-toplum-dünya sancılarının destanını söylüyorsun. Tarihin akışından kesitler içeren sözsel peyzajlar sunduğun da öne sürülebilir. Genelde, halk şiiri atmosferinde bir söylemin egemen kılındığı yapı, kâh ağıt, kâh kahramanlık öğelerine göndermelerle sayfalarca sürüyor. Bazı dize kümeleri bilinçli olarak yineleniyor. Örneğin:
“Bitmedi daha sürüyor o kavga / Ve sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek”
Şöyle bir soru takılıyor akla; acaba şair bazı dizelerin ağırlığına, vurgu gücüne daha çok mu bağlanıyor, bağlıyor okurunu?

Yücel- Sizin de belirttiğiniz gibi birey-toplum-dünya sancıları işleyen nehir şiirlerde yaşamsal önem içeren çarpıcı dizeler ya da dize kümeleri ön plana geçebilir. “Bitmedi daha sürüyor o kavga Ve sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” böyle oldu. Buna, okurun bazı dizelerin vurgu gücüne bağlamaktan çok, ortak ütopyanın dile getirilişinde, kitlelerin ortak sesini yakalamış olmak diye yaklaşmak daha doğru olur kanısındayım. Çünkü, o şiiri yazarken okurların değil, benim o dizelerin vurgu gücüne bağlanmam söz konusu. Dokuz bölümlük tek şiirin her bölümünün bu dizelerle bitmesinin elbette bir amacı var. Bu amaç da dizelerde zaten vurgulanıyor. Bütün olay geniş okur kitlelerinin de bu dizeleri benimsemiş olmasıdır.

(…)

-Eleştiri konusu ülkemiz edebiyatının, (en çok şiirin mi demeli?) büyük gediklerinden, bedensel ağrılarından, arızalarından diye biliniyor. Genel kabul öyle. Senin şiirine yöneltilmiş (olumlu veya olumsuz) eleştiri var mı, etkilendiğin, ‘feyz aldığın’? Eleştiri ne kadar etkiledi seni? Daha doğrusu otuz küsur yılda eleştiriyle aran nasıldı? Şiir dünyamız Adnan Yücel şiirine nasıl yaklaştı? Okur ilgisiyle yeterince göstermiş gibi tavrını, kitapların ikiden çok basım adedine ulaşmış, bir tanesi altıncı baskıya… Nasıl değerlendiriyorsun şair-okur-eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliğini? Sanırım şairlerin kesintisiz kanayan yarası bu, neler demek geliyor içinden?

Yücel- Benim şiirime 1979′dan beri yöneltilmiş ve yöneltilen hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler oldu ve oluyor. Hasan Hüseyin, Mehmet Yaşar Bilen, Metin Demirtaş, Rıza Zelyut, Mehmet Aydın, İsmail Gençtürk, İsmail Gümüş bunlardan bazıları. Biçim, öz ve şiir dili bakımından hemen hemen bunların hepsi görüş bildirmiştir.

Otuz küsur yılda eleştiriyle aram hep iyi oldu. Olumluları da olumsuzları da sevdim. Yapıcı olmasını gözettim. Ancak bu otuz yılın on beş yılında eleştiri yok. Benim şiirim gibi şiirlerin görmezlikten gelinmesi gerçeği var. Böyle bir ortamda en güzel eleştiriyi okurlar yapıyor. “Şair-okur-eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliği” çok ilginçtir. Şaire, okura, eleştirmene ve bunların düşünceleriyle yaşadıkları dönemlere, toplumsal koşullara göre her şey değişir. Sovyetlerdeki parti diktatörlüğü çökmeden önce her şair Asım Bezirci’nin eleştirisini almak için çırpınırdı. Şimdi Asım Bezirci’nin olumlu değerlendirdiği şiirler okurlar tarafından unutulsun diye büyük çabalar harcanıyor. Bunun en çarpıcı örneği olarak Ozan Telli’nin şiirini anmak istiyorum. Sizce de büyük bir haksızlık değil mi?

(Cumhuriyet Gazetesi Kitap Dergi / Mayıs 2001)

*Aşkın ve Başkaldırının Şairi Adnan Yücel, Derleyen: Mehmet Özer, s.81-93, Yurt Kitap-Yayın, 1.Baskı, 24 Temmuz 2003, Ankara

Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 19 May 2012

  1. Çarşamba, 04 Ağu 2010 zamanında 13:29 | #1

    Yine iyi bir kaynak oluşturmuşsunuz.
    Teşekkürler, selamlar.

  1. şimdilik geri bağlantı yok

olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları