Toplam okunma 979
ana sayfa > dünya şiiri > Kıvranan Ülkemiz

Kıvranan Ülkemiz

Cumartesi, 30 Nis 2011 yorum ekle Go to comments

Antik Yunan, Latin, Eski Roma şiirine dair örnekler yer almıştı blog sayfalarında daha önce. Dünya şiirinde, eski Mısır uygarlığına konuk oluyoruz bugün.

Eski Mısır şiiri, M.Ö. 2000 yıllarına kadar gitmektedir. Uygarlığa katkılarıyla adını tarih sayfalarına yazdırmayı başaran eski Mısır, şiir evreninde de kendini fazlasıyla gösterebilmiş.

Eski Mısır’a ait yayımladığım bu şiir, estetik bakımdan pek ahım şahım olmasa da, içerik bakımından oldukça dikkat çekici.

“Eski Uygarlıkların Şiirleri” kitabından, “Kıvranan Ülkemiz” adlı anonim şiir.

Kıvranan Ülkemiz

Çoluk çocuğumuzu, evimizi barkımızı
Koruması gerekenler diyor ki:
“Hadi gidelim, çalıp çırpalım.”
Kuşçular bile çete kurmuş,
Delta köyleri takmış takıştırmış.
Babalar düşman gözüyle bakıyor oğullarına.
Dürüst kişiler kan ağlıyor ülkenin durumuna.
Çift sürmeğe gidenlerin elinden
Kılıç kalkan düşmüyor.
Kim yay tutmuşsa ok atmağa hazır
Dört bucağa yayılmış kötü kişiler.
Nil taşkın, tam kıvamında topraklar,
Ama tarlalarda çalışmağa giden yok.
Yalnayak, başı kabak birtakım adamlar
Servet içinde yüzüyor şimdi.
Yüreği sızlıyor kölelerin,
Soylular katılmaz oldu halk eğlentilerine.

Hırsla öfkeyle kuduruyor insanlar,
Dertler veba gibi kırıp geçiriyor ülkeyi.
Kan fışkırıyor her yerden, ölüm kol geziyor;
Mumla sargıları hazırlanmadan geliyor ecel.
Irmağa atılıyor sürü sürü ceset,
Akarsular mezarlık oldu artık.
Kan revan içinde mumya yeri…
Duygulu insanlar hıçkırırken
Umursuzların kılı kıpırdamıyor.
İktidardakileri, zenginleri devirelim
Diyenler var kentlerde.
Balçığa saplanmış kuşları andırıyor insanlar,
Her yer pis, herkes hırpani.
Çömlekçi kasnağı gibi boş dönüyor ülkemiz.
Hırsızlar zengin ve zenginler hırsız.
İnim inim inleyen yoksullar diyor ki:
Nasibimiz felaketmiş, ama elden ne gelir?
Irmak baştan sona kan, insanlar içiyor o kanı
Susuz kalmış gibi.

Yanıp kül oluyor evler bahçeler,
Ama saraylar yerli yerinde, şen şakrak.
Gemiler gelmez oldu güneyden;
Kentler yıkıldı,
Yukarı Mısır baştan başa çöl.
Timsahların karnı tok:
Yaşamaktan bezenler kurban ediyorlar kendilerini.
Topraklarımız alabildiğine çorak:
Taşra beylikleri perişan.
Yabancı askerler kol geziyor Mısır’da.
Dört bucaktan akın ediyor insanlar,
Mısırlıların nesli tükeniyor artık.
Köylü kadınlar takıp takıştırmış:
Altın, lacivert taş, gümüş, firuze,
Akik, tunç, ülkenin en değerli taşları…
Bol bol yiyecek var ama, zengin hanımlar
“Nerde eski günlerin bolluğu!” diye iç çekiyor.
Ehramları kuran hünerli taş işçileri
Irgat oldu çiftliklerde.
Tanrının teknesini onarıp temizleyenler
Hep bir arada sabana koşuluyor şimdi.
Biblos’a giden kalmadı artık,
Mumyalar için sedir ağacını nerden bulacağız?
Ya rahiplerin tabutları ne olacak,
Nerden gelecek mumyalar için yağ?
Hiçbiri bulunmuyor, dışardan da gelmiyor.

El sanatları ölüp gitmekte…
Neye yarar tamtakır hazine?
Baştan başa yıkım. Kahkaha öldü. Gülen yok.
Ülkenin dört bucağında çığlık ve inilti…
Anayurtta yabancı oldu Mısırlılar.
Keller fodullar sürü sürü…
Soyluyu baldırı çıplaktan ayırmak zor.

Herkes, “Ah ölüp gitsem!” diyor.
Çocuklar “Babamız niye bizi bırakıp gitti?” diye üzgün.
Yerden yere vuruluyor şehzadeler.
Sevgiden doğan çocuklar çölün ortasına bırakılıyor.
Bedenlere can veren tanrı kıvranıyor.

Asyalılar, Delta’da işçi oldu.
Soylu kadınlarla köle kızlar aynı çileyi çekiyor.
Eskiden şen türküler söyleyen
Kadınlar ağıt okuyor şimdi.
Köle kadınlar, ağızlarına geleni söylüyor:
Öfkeleniyorlar hanım karşılık verecek olsa.
Hükümdarlar aç, hüngür hüngür ağlıyorlar.
Canından bezen bir adam diyor ki:
“Tanrının yerini bilsem kendimi kurban ederdim.”
Kardeş, kardeşi vuruyor. Sonumuz neye varacak
Koyunlar, sığırlar ağlaşıyor ülkenin durumuna.
Yolları tutmuş haydutlar, pusuda yatıyorlar da
Karanlığa kalan yolcuları soyuyorlar.
Önce varını yoğunu alıyorlar hepsinin,
Sonra yatırıp sopa atıyorlar öldürünceye kadar.
Keşki insanlık yok olup gitse:
Rahimlere tohum düşmese, analar doğurmasa…
Ah, huzura kavuşsa yeryüzü, ayaklanmalar bitse.

Otla suyla yaşıyor nice insanlar,
Kuşlara bile yem yok.
Domuzun lokmasını ağzından alanlar var.
Tahıl hak getire,
Ne giyecek, ne merhem, ne yağ.
Herkesin feryadı; “Yok! Hiçbir şey yok!”
Ambar, yerle bir oldu, bekçisi yatıyor yüzükoyun.

Belgeler çalınıyor devlet dairelerinden,
Tapınaklar alan talan…
Güçlü sözlerin foyası çıktı,
Sıfıra indi büyüler.
Köleler kendi başlarına buyruk artık.
Yargıçların yetkisine aldırış eden yok.
Kanunlar çiğneniyor gözler önünde,
Yoksullar hukuka meydan okuyor sokaklarda.
Görülmemiş işler yapılıyor şimdilerde.
Birtakım hınzır adamlar devirdi hakanı.
Kuzey ve güney hükümdarlarının sırrı çıktı ortaya.

Bir zamanlar kendine tabut alamayanlar
Türbe sahibi oluverdi.
Koskoca mezarlarda yatanlar çıkarılıp çöle atıldı.
Kulübesi olmayanlar konak sahibi şimdi.
Zengin adam, susuz kalıyor geceleyin;
Sofra artığı bulmak için dilenenler ise
Tantanalı ziyafetler veriyor.
Eskiden ipeklere bürünenler şimdi hırpani,
Çıplak gezenlerde bir giyim kuşam, deme gitsin.
Zenginler yoksullaştı, dilenciler zengin.
Soylu hanımlar, çocuklarını satıyor yatak yorgan uğruna.
Bir zamanlar geniş rahat yataklarda uyuyanlar
Yer döşeğinde kıvranıyor bugün.
Soylu hanımlar, açlıktan perişan,
Kasaplar yedikçe şişiyor.

Adamın kardeşini öldürüyorlar da gözü önünde
Kendi canını kurtarmak için kaçıyor.

- – -

Eski Uygarlıkların Şiirleri, s.61-64, Hazırlayan: Talât Sait Halman, Türkiye İş Bankası Yayınları, Birinci Baskı, 1974, İstanbul

Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 19 May 2012

  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok

olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları