Toplam okunma 2.556
ana sayfa > kitap > Abbas Sayar, Can Şenliği / A.Murat Özhan

Abbas Sayar, Can Şenliği / A.Murat Özhan

Cumartesi, 07 Mar 2009 yorum ekle Go to comments

Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. Yalnız olduğunu bilen ve bir başkasını arayan tek varlık insandır. Doğası gereği insan, kendi varlığını bir başkasında gerçekleştirme özlemi içinde ve doğaya “Hayır” diyerek yaşar – kendi kendini yaratan insanın bir “doğası”ndan söz etmemiz doğruysa eğer. İnsan özlemdir, kavuşmak için bir aranıştır. Bu yüzden, kendi varlığını tanır tanımaz kişi, bir eş ya da arkadaştan yoksun olduğunu anlar, yalnızlığının bilincine varır.

Octavio Paz (Yalnızlık Dolambacı kitabında, “Yalnızlığın Diyalektiği” yazısından…)

Kimsenin kimseye eyvallahı yok, hemen herkes kendi yağında kavrulmayı, yaşananlar karşısında seçenek kalmamışçasına kabullenmiş görünüyor.

Yaşadığımız yüzyılın çirkeflikleri, bir irin halinde hiç durmaksızın akıyor yanı başımızda. Çevremizde olup bitenler karşısında kafalarımızı deve kuşu misali toprağa gömer olduk. Yaşanan insan dışılıklar karşısında kılımız teprenmiyor. Büyük bir garabet içinde debelenip duruyor, yalnızlıklarımızın esiri olmuşçasına, yaşamlarımızı kuytulukların terkisinde sürdürüyoruz adeta. Ne yana baksak, karşıdan yansıyan kendi suretimiz olmaya sakın! Ah keşke kendimize bakabilmesini de becerebilsek ya.. Kim bilir hiç vakit kaybetmeden ve her türlü böbürlenmelerimizden sıyrılarak benliğimize yönelteceğimiz bir iç bakış, önce kendimizi, sonra kendi dışımızdakileri daha iyi tanımamıza ve değerlendirmemize olanak tanır. Ne acıdır ki, ne ekerseniz onu biçersiniz. Bu, şaşmaz bir gerçekliktir. İstisnası yoktur, arası, grisi, şusu busu yoktur bunun. Yani mecazi anlamda söylemek icap ederse, ya biçilen nesnesinizdir yahut biçen özne yani insan. Bu hengâme içinde kısacık yaşamlarımızı dar ediyoruz birbirimize ve kendi kendimize. “Yeryüzünü aşkın yüzüne ” çevirmek elimizde iken ufak tefek kırılganlıklar, sevgiden yüz çevirmeler, bencillikler, yalnızlıklar yüzünden koca bir direngen ruhu mahvediyoruz. Tıpkı, “Can Şenliği” indeki Hüseyin Ağa gibi…

Orta Anadolu insanının yaşama mücadelesini, kendisine özgü deyiş ve gözlem gücüyle anlatan bir yazardı Abbas Sayar. Onun “Yılkı Atı” romanını okuyunca çok etkilenmiştim. Yoksulluktan ötürü atlarına bakamayan insanlara mı, kışın doğayla baş başa bırakılan yılkılıklara mı üzülesiniz.. Her bakımdan insanı çepeçevre hüzünle saran bir yapıyla örmüş yazar eserini.

Abbas Sayar’ın “Yılkı Atı”, “Çelo” ve “Yorganımı Sıkı Sar” adlı yapıtlarından sonra, iyi ki okumuşum dediğim ve büyük zevk aldığım romanıdır “Can Şenliği”. Bu yapıt, 1975 Madaralı Roman Ödülü’ne de layık görülür. Yazarın mütevazı kişiliğinin bilhassa “Can Şenliği”ndeki Hüseyin Ağa karakterine yansıdığını düşünüyorum. Nedense bende böyle bir izlenim bıraktı.

“Can Şenliği”, YILKILIK Hüseyin Ağa’nın iç burkan, sizi hiç istemeden de olsa yutkunduran acıklı hikâyesidir. Karısı ölen, evlatları tarafından bir başına bırakılan, yıllardır kıyıda köşede sersefil yaşamak zorunda kalan Hüseyin Ağa, sonunda Nail Bey’in bağında bir iki ay süreyle de olsa bekçi olarak çalışacaktır. Bu işten alacağı 120 liranın 15-20’sini ancak harcayabileceğini, kalanını ise, çalışmadan geçireceği gelen kış aylarına saklamayı planlar.

Hüseyin Ağa, yalnızlığın, bir başına kalmışlığın verdiği sıkıntıdan dolayı bağ sahibine bir merkep almasını söyler. Bir insan sesine, sevgisine, sıcaklığına hasrettir o. Bunları bulamadığından, alınan merkep, ona can şenliğidir artık. Ona öylesine bağlanmıştır ki neredeyse bir insandan daha yakındır can şenliği olan merkebi.

Bağdaki birkaç aylık bekçilik işinden sonra, bir hamamcının yanında, gece kalkıp külhanı soğutmamak için külhana birkaç kürek kömür atmak üzere işe başlar. Başlamasına başlar ya, külhana kömür atmak için ilk gece kalkamaz, bu yüzden kendini suçlar. Bu bölüme dair Hüseyin Ağa’nın sözlerini, yazarın romanda kullandığı dili de örneklemek amacıyla alıntılıyorum:

-Ben bundan sonra, dedi, anlaşılan her bir şeyi boklarım. Herifçioğlunun bağını gobellere yem ettik. Nerede ise gelişimizin daha ilk gününde külhanın da ardını aldırıyorduk. Bu aklınan tuttuk bir de evlenme haltı karıştırdık. “Geliin” demiş adamın biri gelinine. “Geliin halına göre salın.” Benim de heç mi heç halımı bildiğim yok… Uğrun uğrun salınıp duruyorum. “Şaşkın ördek gıçtan dalar” derler ya… O, tam benim halım…

Çömeldi hamamcının karşısına… Hamamcı durgundu. Hüseyin Ağa’nın yüzünde isyan çizgileri belirdi. Bağırır gibi sözüne yol verdi:

-Başka ne bok yiyeyim? Bir tutacak dalım, bir uçacak kanadım mı var? Sen de olmasan tüm ortalardayım. Allahın yazgısı bir benim için mi kara? Benim gibi biçareler için mi? “Yazın bu ise, al şu canı” derim almaz. Bizi sefalet köçeği gösterip de “emrine şükür” için başkalarına nispet mi sağlamaya çalışır? Dinim de yırtıldı gayrik, imanım da… Cehennem mi nur alâ nur… Alsın emanetini! İlk posta ile havale etsin oraya! Yanımda bir kuru soluğa hasret kaldım. Din için, devlet için kırk yerimizden kurşun yedik. Hani nerde şimdi o din? Hani nerde o devlet? Dini devleti bir yana, kuru bir “merhaba”yı esirgiyor elin uşağı… Belimden düşen eşşek dölleri dünyada mıyım, değil miyim? Farkında bile değiller. Kalkıp, kendimi tavana asacak halim yok… Sonuna kadar cebelleşeceğim. Kiminle mi? Onu da gün gösterir.*

Gel zaman git zaman, yalnızlıktan iyice bunalan Hüseyin Ağa, evlenir. Bu evlilik de aslında bir çıkar ilişkisine dayanmaktadır. Karısı, Hüseyin Ağa’yla parası için evlenir. Evlilikleri boyunca geçen zamanda, karısı, sürekli olarak Hüseyin Ağa’nın ona vaat ettiği birkaç bin liradan söz açar. Karısının da baskısıyla, gerçekte bankada var olmayan parayı almak için şehre iner. Artık tutunacak bir dalı kalmadığına inanan ve çıkarlar karmaşasında bitap düşen kahramanımız, şehirden bir bidon gaz alarak oğlunun evine gider. Oğlu ve aile efradı yatarken, yan taraftaki boş duran evi yakar ve kendini de yanan evin içine atar. İlkbahara doğru bir nisan sabahı yıkıntıları kaldıran işçiler, Hüseyin Ağa’nın, kışın soğuğunda enkazın altında neredeyse hiç bozulmamış cesediyle karşılaşırlar. Oğlu Salih, yangının nasıl çıktığını öğrenir. Roman, oğlun şimdiye dek yaptıklarından pişmanlık duyduğunu belirten sözleri ile biter. Ama pişmanlık nafiledir; zira bir can, yitip gitmiştir.

Okuyanın yüreğinde buruk bir hüzün hissi bırakan “Can Şenliği”, yalnızlığa Hüseyin Ağa üzerinden göndermelerde bulunurken insan ilişkilerinin sevgi bağlamında değil de çıkarlar sarmalında nasıl gidip geldiğini gözler önüne seren önemli bir yapıt olmayı hem de fazlasıyla hak ediyor.

*Abbas Sayar, Can Şenliği, s.108-109, Ötüken Yayınları, İstanbul 2002

Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 11 February 2012

  1. Cumartesi, 07 Mar 2009 zamanında 22:02 | #1

    Sevgili Murat

    “Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir”  ne kadar doğru, ne kadar gerçek….Bu “hengâme içinde kısacık yaşamlarımızı dar ediyoruz birbirimize ve kendi kendimize. “Yeryüzünü aşkın yüzüne ” çevirmek elimizde iken ufak tefek kırılganlıklar, sevgiden yüz çevirmeler, bencillikler, yalnızlıklar yüzünden koca bir direngen ruhu mahvediyoruz. Tıpkı, “Can Şenliği” indeki Hüseyin Ağa gibi…” demişsin, bu sözler de çok doğru… Küçük kırılganlıklar ya da alınganlıklar bazen nelere mal oluyor farkında bile değiliz ya da olmak istemiyoruz…

    Sanki hayatta şans dediğimiz olgu her an başımızın üstündeymişçesine…
    Birbirimize güzel duygularımızı söylemekten korkar hatta çekinir hale getirildik bu toplumda… Sanki her duygunun karşılık görmesi gerekirmiş gibi…Karşılıksız bir tek söz bile söyleyemez olduk…Ve tabii ki tüm bunların karşılığında yabancılaşma ve yalnızlık…

    Söylediğin ve önerdiğin kitabı okumadım ama en kısa zamanda okuyacağım…
    sevgi her zaman ve söyleyebilme, duyabilme gerçekliği hepimize…

  2. Cumartesi, 07 Mar 2009 zamanında 22:51 | #2

    Sevgili Nihal,

    Yabancılaşma ve onun getirdiği yalnızlık çağımızın vebası ne yazık ki. En temel insani ilişkiler meta düzeyine indirgenmiş, sevgiler bile alınır satılır olmuşsa, o yerde içtenlik, dürüstlük  aranabilir mi hiç?

    Sevgileri, hep ama hep ertelemeci bir mantıkla ya yok saydık yahut bir başka bahara bıraktık. O, zihinlerimizde yer eden çok bilmiş ama aslında yaşamın gerçekleri ile yüzleştiğimizde bir hiç olan hallerimize katıla katıla gülsek mi yana yakıla ağlasak mı? Sanırım ağlanacak halimize gülüyoruz ve bu gidişle, bu traji-komik oyunu seyretmeye devam edeceğiz…

    Yaşananlara;  kayıtsızlıklara, sevgisizliklere, insan dışılıklara  seyirci kalmamak adına Nietzsche’den:

    Karanlığın içine uzun süre bakarsan, karanlık da senin içine bakar.

  3. Cumartesi, 07 Mar 2009 zamanında 23:39 | #3

    Ağlanacak hale gülmek, bana çaresizliği hatırlatıyor. Ve bu duygudan hoşlanmıyorum sevgili Murat…
    O yüzdendir ki hiç olmazsa bizim gibi bireylerin bu tiraji-komik oyunu yada oyunları seyretmemesi, mutlaka yapacak bir şeyleri olması gerkir… Eğer biz yapamazsak sanırım yaşamla yüzleşebilecek kimseler kalmamış demektir…
    Nietzche’nin sözündeki gibi karanlık bizim içimize bakmadan biz aydınlığa dönelim yüzümüzü…Derim.
    sevgiler ve iyi akşamlar…

  4. Pazar, 08 Mar 2009 zamanında 01:07 | #4

    Ne acıdır ki, mızrak çuvala sığmaz sevgili Nihal. Ağlanacak halimize gülmek.. Birçoğumuzun yaptığı bu değil mi sanki? Yaşanan haksızlıklar, riyakarlıklar, çirkeflikler, korkaklıklar  karşısında süt dökmüş kedi oluşumuz neyin nesidir?

    Bırakalım yanı başımızdakinin hakkını, hukukunu aramayı kendi haklarımızı bile savunamaz duruma gelişimiz, neyin göstergesidir? Niçin her an boğazlamaktan geri durmuyoruz birbirimizi? Nefret ve acı sarmalında hiç tükenmezcesine gidip gelişimizin kökeni neye dayanır? Sorular, sorular, sorular…

    Byron:

    Herhangi ölümlü bir şeye gülüyorsam, ağlayamadığımdandır.

    Sevgi, her daim..

  5. Pazar, 08 Mar 2009 zamanında 20:10 | #5

    Bence bu soruların kökü içine itildiğimiz müthiş sevgisizlik…
    Ve bu sevgisizliğe,  karşı çıkıyorum ve işte seni, insanları, dağları, taşları, gökyüzünü, çirkini, güzeli,  kuşları, böcekleri seviyorum ve sevgimle isyan ediyorum diyemeyişimiz….

  6. Pazar, 08 Mar 2009 zamanında 22:54 | #6

    Yaşam dediğimiz aslında o kadar basit ki Nihal. Var olanı, karmaşıklaştırmada üstümüze yok, elimize yüzümüze bulaştırıyoruz neye el atsak. Güzelim doğayı kendi ellerimizle mahveden biz değil miyiz? İnsanın insana zulmetmesine seyirci kalan yine biz değil miyiz? Yani insan dediğimiz… Ne garip ve sonsuz bir çelişki, olduran biz, öldüren de biz…

    Ben, asude geçmişi ikide bir yad eden insanlardan değilim. Ama Anadolu insanının o bozulmamış, saf halini, katıksız sevgilerini anlattıkları türkülerini, ağıtlarını, destanlarını, o emek birliği denen imece kültürünü hakikaten özlüyorum. Elimden geldiğince de bu blog içeriğine bu yönde katkı sunmaya çalışıyorum. Ama yazılıp çizilenler, söylenenler pratiğe geçirilmeyip salt “söylem” olarak kaldığında da tıkanma o noktada başlıyor.

    Her daim savunduğum değerler ve ilkeler var:  Hareketin sözden önce geldiğini savunmakla birlikte söz ve eylem birlikteliğinin “ben” değil “biz”le yaşama geçirilmesini birinci derecede önemserim. Çünkü her “ben” savrulup yok olmaya mahkumdur. Yaşamı inşa edecek olan “biz”leriz ve her “biz”, “ben”lerimizi de içine alır. Zaten sevgi dediğimiz de “biz”den doğar ve “biz”le yaşar.

    Direnişi ve yaşamı merkezine alan biri olarak:

    Seni seviyorum; çünkü insansın.

     

  7. NİHAL UMUTLU
    Pazartesi, 09 Mar 2009 zamanında 18:49 | #7

    Murat, direnişi ve yaşamı merkezine alan birisi olarak “seni seviyorum;çünkü insansın” gibi bir yaklaşıma ancak bir şiirle cevap verilir diye düşündüm…

    Bu devirde artık her şey, paraya döküldü,
    Para uğruna, dostluk bağları bile söküldü,

    İnsanların her biri, insan olmaktan sıkıldı,
    Kurulan sıkı dostluklar, günü geldi yıkıldı.

    Karşılıksız severdik, bizi ondan bile ettiler,
    Bu milletin ruhuna, ölü toprağı mı serptiler?

    Ben farklıyım diyorsan, göster hadi farkını!
    Gel seninle bozalım, bu düşmanlık çarkını!

    Yusuf Aysan

     

     

     

  8. Pazartesi, 09 Mar 2009 zamanında 19:59 | #8

    Katkın için teşekkür ediyorum Nihal. Güzel bir şiir..

    Şiirde bana acayip gelen bir yön var. O da şu dize:

    Kurulan sıkı dostluklar, günü geldi yıkıldı.

    Acaba yıkılan dostluklar mıdır yoksa bizim dostluk anlayışımız mıdır? Bana kalırsa dostluk dediğimiz, sonsuza kadardır. O değerin sarsılmaz bir gücü vardır yaşantımızda. Ama gün gelir, gerek  yaşananlar gerekse koşullar yüzünden hem kendimizde hem dostumuz dediğimizde, değişiklikler olur. Yani dostluğa yüklediğimiz anlam farklı boyutlar kazanır.  Bu noktada da dolayısıyla dostluğa bakışımız, dostluk anlayışımızdır değişen..

    Güzel dostluklara..

  9. Pazartesi, 09 Mar 2009 zamanında 22:00 | #9

    ))) Bu yönden düşünmemeştim aslında…
    Ama yıkılanın senin de dediğin gibi dostluk anlayışı olduğunu düşünüyorum ben de. Üstelik hangi ilişkinin kökeninde dostluk varsa o ilişkinin gelecek için sonsuz umut verici olduğunu da düşünmekteyim. Dostlukla başlayan ve verdiğimiz  ya da yükledeğimiz farklı anlamlarla farklı boyut kazanan ilişkiler de kökenindeki dostlukla daha sonsuzluk vaad edebilir…Yıkılansa!…
    Boşver bizler yıkılmaktan ya da yıkılmasından yana değiliz…
    EZBERLERİ BOZMAKTAN YANA OLALIM…
    En güzel dostluklara…

  10. Pazartesi, 09 Mar 2009 zamanında 23:04 | #10

    EZBERLERİ BOZMAKTAN YANA OLALIM…

    Rotamız her daim yalancı gözlerden öteye ve güzel dostluklara…

  11. Perşembe, 12 Mar 2009 zamanında 10:17 | #11

    Bugünkü habertürk gazetesinin 20. sayfasında yazınızdan bir bölüm yayınlanmış haberiniz ola dedik.Tebrikler sevgiler dilek.

  12. Perşembe, 12 Mar 2009 zamanında 17:21 | #12

    Çok teşekkür ediyorum sevgili dilek.

    Dostlukla ve sağlıcakla…

  1. şimdilik geri bağlantı yok

olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları