Toplam okunma 3.712
ana sayfa > kitap > Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi” Romanı

Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi” Romanı

Salı, 28 Eki 2008 yorum ekle Go to comments

Murat ÖZHAN

Yaşar Kemal’in 1971’de yazdığı ve destansı anlatımıyla doruk noktasına çıkmayı fazlasıyla hak etmiş ama buna karşılık pek fazla dillendirilmemiş bir roman Binboğalar Efsanesi.

Yaşar Kemal, Toros Dağlarına Binboğa Dağları da denildiğini belirtirken kitabına adını verenin, o dönem Çukurova’sında son demlerini yaşayan Karaçullu obasının çerçevesinde gelişen olaylar ve o yöre olduğunu vurgular.

Toroslar’da bir Türkmen Yörük obasının son dönemlerini gözlemleme fırsatını yakalamış olan Yaşar Kemal, bu Yörük obasının adım adım yok oluşunu anlatır Binboğalar Efsanesi’nde.

Yörük Karaçullu obasının; gerek zorunlu iskan edilmesi çabaları gerekse çağımızın iflah olmaz o habis, acımasız çıkar ilişkilerine yenik düşmesi, romanın neredeyse belkemiğini oluşturur. Tüm gerilimler, tüm gidiş gelişler adeta bunların üzerine oturtulmuş gibidir.Yaşar Kemal, romanın hakim anlatıcı konumundadır ve romanın bazı bölümlerindeki anlatım tarzıyla sanki eski zamanların halk hikayecisi kılığına bürünür.

Yaşar Kemal, Karaçullu obasının can çekişini, Koca Tanış’ın ağzından şöyle verir:

Ne kara günlere doğurmuş bizi anamız. Doğurmaz olasılar. Bir ağıt gibi konuşuyorlardı.
Türkmen’in anlı şanlı ünlerinde türküler, ağıtlar, destanlar vardı.
Toylar, düğünler, gelenekler vardı. Ulu semahlar, mengiler vardı. Üç gün üç gece süren cemler vardı. Aşıklar, kavalcılar, destancılar vardı. Her evde masal söyleyen, ağıt yakan bir yaşlı Türkmen anası vardı. Kilim, halı dokuyanlar, keçe dövenler, kılıç yapanlar, pirler, ocaklar vardı. Kök boya yapanlar, gümüş, eyer, palan yapanlar… Ünü İran’dan Turan’a, ünü Umur’dan Şam’a ulaşmış ustalar vardı. Beyler vardı ki, ulu şanlı kartallara benzer. Bir ovaya inince velilerin, paşaların karşı çıktığını…

Azala azala, tükene tükene gelmiş bitivermişti her şey. Söz daha önce bitmişti.
Türkü, oyun, destan, ağıt, Nasrettin Hoca, Koca Yunus, semah, cem daha önce bitmişti. Kırk yıldır can çekişiyordu tekmil Türkmen mağrıptan maşrıka kadar. Her şey daha önce bitmişti.


Son olarak romanda saptadığım bir bölüme –ki bence romanın, anlatımı oldukça hoş yerlerinden biri- Yaşar Kemal’in bu şiirsel anlatımına yer vermek istiyorum:

Kalktık Horasan’dan sökün eyledik. Parlar omzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü,uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler,kaleler,şehirler aldık, devletler kurduk. Haran ovasına, Mezopotamya’ya,Arabistan çölüne, Anadolu’ya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına, on bin,yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz ,hırızma ,gerdanlık, tepeliklerimiz, kilim, keçe, çullarımız… Haran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi.Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük… Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık. İnsanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula,yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onlarıbizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. El aman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş,yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu.Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık.Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadolu’da da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya,Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası, Tuz gölü, kehribar sarısı üzümleriyle Ege ovaları… ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere…

Anadolu’nun taşıyla toprağıyla akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları,Ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık.

Göz göz olduk… Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. Artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar, erenler bir yürek olamayacak. Ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak batmayacak. Usumuz geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz duygularımız bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin,uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz,dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harkulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. Birdenbire değil,
binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik… Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. Geldik Anadolu’da da karşımıza çıktı Kayseri dağı. Ulu, temiz alımlı, yakışıklı,ışığa batmış. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız… Haran ovasında, Mezopotamya’da yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız.

Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün, kırk gece…

Bugün 2 kez okundu. Son okunma tarihi, 11 February 2012

  1. Çarşamba, 29 Eki 2008 zamanında 03:04 | #1

    YeraltındanŞiirlerdesin. .

    Ruhundan eksik olmasın şiirler!

    Başarılar!

  2. Çarşamba, 29 Eki 2008 zamanında 13:35 | #2

    Yürümeye devam edelim yeraltındanşiirler,
    Sevgilerle…

  3. Çarşamba, 29 Eki 2008 zamanında 23:46 | #3

    Siten çok güzel olmuş yoldaş..
    Güle güle kullan ve başarılarının devamını dilerim..

  4. Çarşamba, 29 Eki 2008 zamanında 23:57 | #4

    Teşekkürler zeugma,
    En içten yoldaşça sevgilerimle..

  5. Perşembe, 30 Eki 2008 zamanında 09:58 | #5

    Yüreğinin sessini duyurduğun bir kapı açtığın ve bu sesi bizlerle paylaştığın için teşekkürler…

    Başarılar!

  6. Perşembe, 30 Eki 2008 zamanında 21:27 | #6

    Sesim,sesiniz;sesiniz,sesimdir…

    Yürüyelim dostlar..

  1. şimdilik geri bağlantı yok

olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları