Toplam okunma 2.603
ana sayfa > makale > Sendikal Mücadelenin Ekonomi-Politik Alana Etkisi-2 / Murat ÖZHAN

Sendikal Mücadelenin Ekonomi-Politik Alana Etkisi-2 / Murat ÖZHAN

Çarşamba, 28 Oca 2009 yorum ekle Go to comments

behic-akkim-kime-dum-dumacumhuriyet-gazetesi

Görsel, Behiç Ak

Sendikal Mücadelenin Ekonomi-Politik Alana Etkisi-2 / Murat ÖZHAN

Aslında salt sendikal alanda değil yaşamın hemen hemen tüm alanlarında bir dil kirliliği yaşıyoruz. Bu da ister istemez bir bilinç bulanıklığına yol açıyor. Örneğin günümüz gerçekliğinde, özgür köleliğin adı, esnek çalıştırma; emperyalizmin küreselleşme; postmodernizminse modern ötesi yenilikler, farklılıklar olmuş. Gelgelelim sermaye sınıfı kavramları allayıp pullayıp göz boyamaya devam ediyor ve bunda da büyük ölçüde başarılı oluyor. Sermaye bir sınıf olarak bilinçli bir şekilde hareket ederken emekçiler yapay ayrımlarla birbirine düşürülüyor, parçalanıyor ve sınıf bilinciyle hareket etmeleri her daim bir vesileyle engelleniyor.

Emekçiler ve onların örgütleri sendikalar, salt özlük hakları, cülus bahşişleri için değil ülke yönetiminde söz sahibi olacak anlayışları, taktik ve programları ortaya koymalı ve bunları da koşullara uygun geliştirmelidirler. Çünkü sendikalar emek örgütleridir ve emeğin hakları, politikaları için mücadele ederler, etmelidirler. Nasıl ki sermaye, sınıf bilinciyle hareket edip ülke politikasında söz söyleme cüretini kendinde buluyorsa ve bunları da kuzu kuzu uygulatıyorsa (Sadece şu örneği vereceğim: Bundan birkaç yıl önce, işverenlerden alınan gelir vergisi oranı yüzde otuzdan yirmiye indirilerek sermaye sınıfına hatırı sayılır bir kıyak çekilmişti. Sessiz sedasız geçirilen bu yasa ile hazineye yansıyacak muazzam bir gelir, sermayenin sırtından alınmıştı.) emekçiler de örgütlü olarak hareket etmelidirler.

Sendikalara siyaset karışmasın” diyenler acaba günlük yaşamlarının her dakikasında “varsa yoksa siyaset” yapmıyorlar mı? Ekmeğe, benzine, doğalgaza, okul araç gereçlerine zam yapıldığında eleştirmek bir siyaset değil midir? Hükümetlerin “ekonomi-politikaları”(1)ndan bir hoşnutsuzluğu dile getirmez mi tüm bu söylemler. Tastamam politikadır bunun adı. Politika, üretilenlerden pay alma mücadelesidir. Bu sonsuz akışta, bu hercümerçte, kaderine razı olmak yerine, kendi olanakları çerçevesinde ben de varım diyerek yaşananlara, yaşatılanlara müdahil olmaktır. Ben üretiyorsam; ürettiğimin, emeğimin hakkını fazlasıyla alabilmeliyim. Şimdi, günde sekiz saatlik (ki bu da işçi sınıfının kazanımıdır; çünkü emekçiler daha önceki dönemlerde on iki, on üç saat çalıştırılıyordu.) çalışma süresinin iki saat kadarını -ki bu da beni “öldürmeyecek” ama “oldurmayacak” da zorunlu ihtiyaçlarımı ucu ucuna! karşılayacak bir oran- asgari düzeyde geçimim, yaşamam için çalışırken; altı saatlik dilimini işveren için çalışıyorum. Peki bunu belirleyen ne? Bu altı saatlik artı-emek ve onun ürettiği artı-değer nereye gidiyor? Buhar olup uçuyor mu yoksa işverenin cebine mi giriyor? Üreten, yaratan benim ama yine kıt kanaat geçinen benim. Burada bir çelişki yok mu acaba? Çelişkinin dik âlâsı var elbet!

Evet sendikalar fasit daire içinden çıkıp kısır çekişmeleri bir yana bırakarak politikanın en âlâsını yapmalıdırlar. Bunu yaparken de sendikal özgürlüklerden asla ödün vermeden yollarına devam etmelidirler. Çünkü özgürlükler, sendikaların bir anlamda var olma sebepleridir de.

Gücünü işyerlerinden almayan, insanları harekete geçirecek taktik ve programları ortaya koymayan, insanların ihtiyaçlarından yola çıkmadan olur olmaz konularda ahkâm kesen, işverenle aynı zihniyeti güden sendikal politikalar yok olmaya mahkûmdur.

Düze çıkmak için “ortak bir mücadele hattı”nın örülmesi su götürmez bir gerçeklik şüphesiz ki. Sözgelimi, evde meydana gelen bir yangının çıkış yerine, hep birlikte, anında müdahale etmeyen aile bireyleri, kendi şahsi eşyalarını –örneğin baba tavlasını, anne örgü, biçki, dikiş malzemelerini, çocuk da bilgisayarını- kurtarmanın telaşına düşerlerse o yangın söndürülebilir mi acaba? Fazla değil birkaç yıl önce, Eğitim Sen’in kapatılma sürecini göz önüne getirelim. Bir iki demokratik kitle örgütünün dışında sesini çıkaran, bu haksız uygulamaya dur diyen yoktu ne yazık ki. Öte yandan yine birkaç yıl önce, Kristal-İş grevinin yüksek yargı kararlarına rağmen, pervasızca ertelenme girişimleri sürecinde, farklı sendika işkolları arasında bir dayanışma örneği sergilenmemişti anımsadığım kadarıyla. Demek ki bir işkolundaki hak gasplarına, sendikal örgütlülüğe ve özgürlüğe karşı, nasıl olsa ucu bana dokunmuyor, bu benim ilgi alanıma girmiyor demeden topyekûn kenetlenebilmelidir sendikalar. Çünkü okun ucunun yarın birgün kendine de dönmeyeceğinin garantisini kimse veremez Türkiye koşullarında..

Ne yazık ki, kör kör parmağım gözüne yakıcılıkta bir gerçektir ki; örgütlenmedikçe, okumadıkça, söylediklerimizi, konuştuklarımızı ete kemiğe büründürmedikçe, yaşama tam göbeğinden müdahil olmadıkça egemen güçlerin çanına ot tıkamak pek olası görünmüyor.

Pablo Neruda bir şiirinde, dişlemeliyim sessizliğin çevresindeki kabuğu dizesiyle yaşama müdahil olma yönündeki çaba ve ıstırabını dile getirmişti.

O halde bize düşen nedir?

“öfkeden ağlanasıya sersem,
gaddarcasına bedbahtız
fakat asla umutsuz değil” (2)


(1) “Ekonomi-politik” terimi, kapitalist sistemin özünü oluşturur, ancak bu sistemin tanımı ve eleştirisi için kullanılabilir; çünkü sosyalizmin ekonomi-politiği olmaz.
(2) Nâzım Hikmet, “Mazeret” şiirinden.

Bitti.

Bugün 1 kez okundu. Son okunma tarihi, 09 February 2012

  1. şimdilik yorum yok.
  1. şimdilik geri bağlantı yok

olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları