Adnan Yücel:Yürek Çağrısı

Toplam okunma 500 Çarşamba, 12 Kas 2008 6 yorum

Çok verimli olabilecekken genç sayılabilecek bir yaşta, 49 yaşında akciğer kanserine yenik düşerek aramızdan ayrılan Adnan Yücel, o kadar güzel şiirler yazmış ki, şiir kitaplarını insanın başucundan ayırmadan her daim okuyası geliyor. Sevdiğimiz insanların eksikliğini derinden hissetmek bu olsa gerek ve bu hissiyat çok acı veriyor. Hele hele onların okuduğumuz şiirlerinde kendimizden de bir şeyler buluyor isek bu acı daha bir katmerleşiyor. Bize teselli verense,anılarını zihnimizde her dem taze kılan şiirlerinin varlığıdır. Onların bedenleri olmasa da, yarattıkları eserler, bizden sonraki ölümlülerin dahi anılarında ve sonsuzluğun akıp giden mecrasında yerini alacaktır. Çünkü onlar, eserleri ile ölümsüzlük payesini çoktan hak etmişlerdir.

Önümüzdeki süreçte Adnan Yücel’in anısına, onu yeni kuşaklara daha iyi tanıtabilmek adına, onun şiirlerini irdeleyen bir yazı kaleme almak umuduyla…

YÜREK ÇAĞRISI

Acılı yağmurlarla düşmüşüm yere
Tatlı su göllerine akamıyorum
Yüzüm yüreğim deprem dalgası
Bu gül kıyımlarına bakamıyorum
Her sevi bir türküdür bağrımda
Her öfke bir ağıt
Ağıtlar kuşatmış dört yanımı
Kendi türkülerimi haykıramıyorum

Şarkılarla bezeniyor ufuklar
Yüreğim patlıyor dağbaşlarında
Yüreğim
Sancımı duyar mısın yaralarında
Kuş seslerinde yas nağmeleri
Şarkılar sabır ve çile makamında

Mendilimde öfke çıkınımda bilinç
Uykusuz kalır mısın kitaplarıma
Dudaklarımda hüzün
Avuçlarımda sevinç
Kulak verir misin çığlıklarıma
Dağları aşarak gelmişim sana
Demir kapıları kırarak
Işık olur musun karanlıklarıma

İsterim ki senden
Yaylalarda otlak olasın
Ovalarda ırmak olasın
Yayılasın göğsümün kırlarına
Sarasın beni sarasın

Dalların sevdası düşmüş toprağa
Olgun meyvelere hasret gençliğimiz
Zamanın billur çağlayanı
Gürül gürül akarken avuçlarımızda
Bir damla yağmur adına
Yakarmış dağbaşlarında yüreğimiz
Gökyüzünde sanılmış bütün yaşam
Gökyüzüne çivilenmiş ellerimiz

Ateşler yine parlıyor dağlarda
Dolular yine kırıyor çiçekleri
Gecenin karnına inerken şafağın tekmeleri
Bulutları delen ışıklar
Ezik ve kinli
Aydınlık iri
Sanki kocaları işkencede kadın gözleri

Nasıl kapanır bu kanayan yara
Nasıl anlatılır ki sana bu hal
Terimde tuz gözyaşımda bal
Bağdaş kurar mısın soframa
Gözlerimde umut yüreğimde aşk
Ölümleri boşlayıp düşer misin sevdama

İsterim ki senden
İnancıma aşık olasın
Zindanıma ışık olasın
Yürüyesin gönlümün yollarına
Sorasın beni sorasın

İnce kabukları zorlanıyor zamanın
Gelecek damlıyor yorgun havuzlara
Damlalarla yılların gelin yüzü
Suların üstünde koskoca bir çağ
Umutlar sığmaz oluyor alanlara

Baharda gazel dökme bahçelerime
Ben yaşamayı bilmez miyim
Çocuklarım okul yollarında
Okullarım sabah kollarında
Sanki güzellikleri görmez miyim
Papatya beyazlığında ölüm sarısı
Karanfil kıvrımlarında kan
Bu çiçekler uğruna ölmez miyim
De gülüm ben seni sevmez miyim

Bahar değil acı yükleniyor dallarıma
Yapraklarımda ayrılık
Meyvelerimde gurbet
Vuslat olup gelir misin kollarıma
Ellerimde kış saçlarımda kar
Cemre olup düşer misin toprağıma

İsterim ki senden
Yılgınlıkta inanç olasın
Zulme karşı direnç olasın
Gömülesin aşkımın sularına
Göresin beni göresin

Göresin ki destan edesin
Söyleyesin dillerden dillere
Bir türkünün dizelerinde
Bir kavalın nağmelerinde
Alıp başını gidesin
Bağrı yanık yeller üstünde
Güneşin rengiyle düşesin ufuklarıma
Kırasın karanlıklarımı kırasın

Adnan YÜCEL

Bugün 1 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 March 2010

Anadolu Folkloruna Dair-5(Bilmeceler)

Toplam okunma 556 Pazar, 09 Kas 2008 2 yorum

Murat Özhan

Anadolu Folkloruna Dair-5(Bilmeceler)

Bu makalede,bilmecenin ne anlama geldiği ve önemi üzerinde durulurken kendi derlediğim bilmece örneklerine de yer verilecektir.

Bilmeceler,içeriğinde bir soru kalıbı ve cevabı bulunan,şiirsel bir ifade tarzını da barındıran söz kalıplarıdır.Ayrıca,ölçülü ve uyaklı oluşu,şiiri sevdirmek,şiir zevkini yaratmak için iyi bir fırsat da sunar bize.

Bilmecelerin,çok uzun zaman önce, bir eğlence ve oyun aracı olarak kullanılmadan önce, önemli işlevleri varmış.Savaşmaktan gayri bir seçeneği kalmayan taraflar arasında,bu savaşın kansız bitirilmesi için bilgi yarışmaları düzenlenirmiş.Tarafların birbirlerine sordukları bilmeceleri kim bilip üstünlük sağlarsa,anlaşmaya varılır ve savaşmadan herkes kendi yoluna gidermiş.

Öte yandan masallarda da bilmeceye rastlamak mümkün.Devin sorduğu bilmeceyi,doğru cevaplayan kahraman,ölümden yahut düştüğü sıkıntılı durumdan kurtulur.

Diğer folklor yaratımları gibi bilmeceler de kentleşmenin/kentlileşmenin meydana getirdiği tahribattan fazlasıyla nasibini almış ve artık çocukların tekelinde kalan bir tür olmaktan öteye geçememiştir.Buna karşın,öte yandan televizyon reklamlarında bile bir zamanlar bilmece kalıbı kullanılmıştı.Çocukluğumun anısı bisküvi reklamı,ezgisi ile hala kulaklarımda çınlıyor:

“-Bir bilmecem var çocuklar..
-Haydi sor sor..
-Çayda,kahvaltıda yenir..
-Acaba nedir nedir?
-Bisküvi denince akla..
-Hemen onun adı gelir..
-Eti eti eti..”

Şehirle bağları zayıf kalmış köylerde ve aşıklık geleneği canlı olan kimi yerlerde hala yetişkinlerin eğlence aracı olmaya devam ediyor bilmeceler.Bilhassa uzun kış akşamlarının köy toplantılarında,vazgeçilmez eğlenceliklerden ..
Aşık atışmalarında ise bilmeceler,karşımıza muamma olarak çıkar ve şairler,şiirlerinin içinde bilmeceler sorarak birbirlerini alt etmeye çalışırlar.Karslı Aşık Murat Çobanoğlu ile Aşık Muharrem arasında bir karşılaşma-atışmadan:

Aşık Muharrem:
Ne hikmettir bilemem,
Hem sendedir hem bende,
Bilirim hem bilemem

Aşık Çobanoğlu:
Bilemem,
Hikmet hakkın,bilemem,
Ölüm hem senin hem benim,
Ne zamandır bilemem.

1998’de Afyon Şuhut’ta çalışırken,öğrencilerimle birlikte birkaç haftalık bir derleme çalışması sonunda oldukça zengin bir gereç elde etmiştim.Kaynak kişilere “Bu bilmeceyi nereden öğrendin?” sorusu yöneltildiğinde,kimi takvim yapraklarından,kimi tarlada çalışırken yanındaki arkadaşından,kimi de dede ve ninelerinden öğrendikleri cevabını vermişlerdir.Bu derlemenin salt bilmeceler kısmından örneklerle yazımı noktalıyorum.

Akşam serdim,sabah topladım (yıldız)
Alçacık boyu var,kadifeden donu var (patlıcan)
Altı demir,üstü demir,içindeki büyük amir (soba)
Altı göl,üstü gül (gaz lambası)
Altı tahta,üstü tahta,içinde bir kanlı softa (kaplumbağa)
Altında süt içerim,altından ot biçerim (koyun)
Ben giderim,o gelir (gölge)
Bir avuç boncuğum var,akşam saçar,sabah toplarım (yıldız)
Bir galbır cevizim var,saya saya bitmez (yıldız)
Dam üstünde kadı gibi,gözleri var cadı gibi (baykuş)
Dışı katık,içi kütük (zeytin)
Geldi mi gitmez,gitti mi gelmez (gençlik)
Gelenin elini öper,gidenin elini öper (kapı kolu)
Gider gider izi yok,arkasında tozu yok (rüya)
Hanım içeride,saçı dışarıda (mısır)
Her şey onun altından geçer (kalem)
Kadifeden yastığım,içine un bastığım (iğde)
Karısı var,çocuğu yok,şapkası var koltuğu yok (Süleyman Demirel)
Kat kat döşek,bunu bilmeyen eşek (lahana)
Mavi tarla üstünde,beyaz güvercin yürür (yelkenli)
O odanın içinde,o da odanın içinde (ayna)
Oda odanın içinde,o da onun içinde(ayna)
Ortası yeşil düğmeli,dilim dilim dilmeli (portakal)
Pazarda satılmaz,hiçbir işe yaramaz (mezar taşı)
Pazardan aldım bir bardak,eve geldim on bardak (kola)
Poposu açık eniştem gelir (keçi)
Sıra sıra odalar,birbirini kovalar (ayna)
Ufacık mezer,her yeri gezer (ayakkabı)
Ufacık mil taşı,herkesin yol taşı (göz)
Ufacık sandık,içine un bastık (iğde)
Ufacık tabutun içinde kırk ölü var,nedir? (kibrit)
Yarım kaşık,bir duvara yapışık (kulak)

Mani tarzındaki bilmeceler

Ey bulutlar bulutlar bulutlar
Yusuf’u yedi kurtlar
Ben bir şey gördüm
Tepesinde yumurtlar
(Buğday)

İki bakı bakı
Dört takı takı
İki dinki dinki
Bir finki finki
(Eşek)

Baldan tatlı,baltadan ağır
Elde tutulmaz,
Mendile konulmaz
Çarşıda satılmaz.
(uyku)

Duruşu sultan gibi
Gelişi aslan gibi
Hasır gibi sürünür
Esir gibi yayılır.
(kedi)

Hey ne idim ne idim
Sarayda bey idim
Felek beni ne yaptı
Beli bağlı kul yaptı.
(süpürge)

Karşıdan baktım
Bir kareli taş
Yanına gittim
Dört ayaklı bir baş
(kaplumbağa)

Üstü kara kömür değil,
İçi beyaz peynir değil,
Kuyruğu var fare değil
(turp)

Eli sırtında
Ayağı karnında
İki yıldız
Gözleri boynuz
(salyangoz)

Günden doğan nedir?
Sarımsak soğan nedir?
Canlıdan cansız doğar,
Cansızdan doğan nedir?
(yumurta,civciv)

Nar narladı
Yar kapıya parladı
Ayşe teyze gelinceye kadar
Kapıdan ayrılmadı
(kilit)

Çam çum çukurda mısın
Eller yaylaya gider
Sen hala burada mısın?
(kar)

Dağdan gelir dak gibi
Kolları budak gibi
Eğilir su içer
Bağırır oğlak gibi
(kağnı)

Uzun uzun akalar
Ak sakallı babalar
Gelir gider duramaz
Gece gündüz çabalar
(dalga)

Benim iki pencerem var
Etrafı etten duvar
Her gün erkenden açarım
Akşam olunca kaparım
(göz)

Karşıdan ay doğmuş
Ayı görenler olmuş
Ana kundakta iken
Kızının kızı doğmuş
(göl)

Her ne idim ne idim
Samur kürklü bey idim
Felek beni şaşırttı
Kızgın küle düşürttü
(kestane)

Bugün 3 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 March 2010

Categories: folklor Tags: ,

Sevgi ve Ölüm

Toplam okunma 378 Cumartesi, 08 Kas 2008 4 yorum

Murat ÖZHAN

SEVGİ VE ÖLÜM

Sevdiklerimiz vardır,aramızdan ayrıldıklarında büyük bir boşluğa düşer,canımızdan bir parçanın kopup gittiğini derinden hissederiz.Damarlarımızda dolaşan,eski coşkusunu,tazeliğini,sıcaklığını yitiriverir ansızın.Ne etsek ne yapsak hep bir yanımız eksik kalır.Bu eksiklik ise,her daim acı hissi verir.Biz yaşadıkça tazelenen acılar,yüreğimizi dağlar,onların bir daha geri gelmeyeceğini bildiğimiz halde…Sanıyorum şunu da göz ardı etmemek gerek yaşadığımız müddetçe.O insanlar ki yapıp ettikleriyle,yaşadıklarıyla(Kuşkusuz ki her şeye rağmen, yaşanan tek tük olumsuzluklar,çoğunluktaki olumlulukların üzerini örtmemeli..)bize,geride kalanlara örnek olmuşlardır.Onların sözleri ve eylemleri,alacakaranlıkta kalanların yoluna bir ışık huzmesi halinde düşer.Onlardan,deneyimlerinden öğreneceğimiz çok şeyler var.. Ne biliyorsak onlara,tüm insanlığa borçluyuz.

Sevgi ve ölümün yan yana gelip de insanın yadırgayamadığı ender güzellikteki bir türküde, ölüme dair şöyle sözler geçer :

Yok olur benliğim çürürse beden
Boşa gider de gözyaşların ağlama
Halım yaman

Bir gün,bu dünyadan bizler de bir ihtimal mutlu( Her şeye rağmen,uzak bir ihtimal değil ) bir şekilde ayrılacağız..Hem de biz ölümü hiç istememişken.Belki de bizi gönendiren,şu dünyadan ayrılırken arkamızda bırakıp gittiklerimiz olacak:yarimiz,ana-babamız,çocuklarımız,bugüne kadar yetiştirdiğimiz öğrencilerimiz,dostlarımız, şairlerimiz,kısaca sevdiklerimiz.Aslında tüm bu varlıklar bizim yaşarkenki var olma nedenimiz.Nazım Hikmet paradoks bir şekilde, ölüme dair bir şiirinde bunu bize oldukça çarpıcı yanıyla yansıtır.

BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM

Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin…
Fedakârlığımı anlıyorsun :
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orda beraber yaşarız
külümün içinde külün,
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar…
Ama biz
o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.
Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım.
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

18 Şubat 1945
Nâzım Hikmet

Bugün 3 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 March 2010

Categories: deneme Tags: , , , ,

Özgürlük-2′ye Ek

Toplam okunma 348 Pazartesi, 03 Kas 2008 3 yorum

Murat ÖZHAN

Yazı, bir yorumun sınırlarını aştığından anasayfaya taşıma ihtiyacı hissettim. Sevgili Nihal, katkın için teşekkür ederken aşağıdaki paragraflarınla ilgili bir iki noktaya değinmek istiyorum.

“Fakat özgürlük anlayışımızın olduğumuz yere ve aldığımız kültüre göre biçimlenmesi bana göre değiştirilebilinir…(1)
En azından kendi özgür irademizi kullanabildiğimiz andan itibaren alacağımız farklı kültür eğitimleri ile birlikte özgürlük adına bir çok şeyi etrafımızda olmasada kendimizde değiştirebiliriz ki”(2)
{Parantezdeki numaralar,Murat Özhan}

Senin ifadenle özgürlük anlayışımızın olduğumuz yere ve aldığımız kültüre göre biçimlenmesi, değiştirilebilir(1). Bu nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı, alttaki paragrafta(2) yatıyorsa yani kendi özgür irademizi kullanmak ise bu kıstas gerekli ama yeterli bir girişim değil bence. Şüphesiz ki kendimizi önce değiştirmeliyiz ki çevremizi de etkileyebilelim. Önce kendimiz değişeceğiz, kendimizi değiştirirken yanı başımızdakini değiştireceğiz, ki bu, takdir edersin sen de kolay bir dönüşüm değil ..

Anımsarsan “Cumhuriyet” başlıklı yazına yaptığım yorumda demokrasiye dair de üç aşağı beş yukarı şu ifadeleri vazetmiştim: “…Demek ki, demokrasinin anlamı herkesin durduğu ve baktığı yere göre değişiyor. Ha, değişmemesi lazım, ama bunu yapan ben ve benim gibi emekçiler değil, gücü ellerinde bulunduranlar ve her daim lehlerine kullanmak isteyenlerdir..”

Hiç değilse özgürlük halesi etrafındaki belirsizliği ortadan kaldırmak için şunu söylemek elzem. Özgürlük, bireysel bir iş ve süreç değil tam tersine toplumsal bir olgu ve süreçtir. Birey, kendini geliştirip yeteneklerini ortaya çıkaracak tüm araç gereçleri toplum içinde edinir. Özgürlük, insanın, yabancılaşmasını aşmasıdır. Gerçek özgürlüğe ulaşmak ise, insanın dışsal bir etkiyle çalışma zorunluluğunun ortadan kaldırılması ve insanın kendine, ailesine yeterli zaman ayırabilmesiyle mümkündür. Söylediklerimi ete kemiğe büründürmek için oldukça uç bir örnek vermek istiyorum. Bir maden işçisi sabah işine gidip dört saat çalıştıktan ve işten ayrıldıktan sonra; ailesiyle, arkadaşlarıyla tiyatroda oyun izleyip akşam da bu oyunun kendisine ne kattığını düşünerek zihinsel-eleştirel bir süreci yaşayabilmeli. İşte gerçek özgürlük bu! Yoksa özgürlüğü, kendi özel arabanı kullanmaya yahut sınırsızca alışveriş yapmaya indirgersek, bu muhteşem sözcüğün içini boşaltmaya yardımcı oluruz ancak.

Marx, Alman İdeolojisi adlı yapıtında özgürlüğe dair şu örneğe yer verir: “İngiltere’ye gelen bir Amerikalı, zenci kölesini kırbaçlamış, yargıç bunu yasaklayınca bu yasağın nedenini bir türlü anlayamayan Amerikalı, insanın kölesini kırbaçlayamadığı bir ülkeye özgürlük ülkesi denir mi, diye bağırmış.

Sanırım bu örnek, özgürlüğün durulan yere ve bakış açısına göre değiştiği düşüncesini yeterince açıklamıştır.

Not: Neoliberal politikaların acımasızca ve aymazca uygulandığı böyle bir dönemde, demokratik ve özgürlükçü yapılanmaların da var olabildiğini gösteren bir örnek var önümüzde. Porto Alegre’deki “Yurttaş Okulu” deneyimi bu açıdan önemli ve mutlaka dikkate alınmalı diye düşünmekteyim. Şuraya bir bak istersen:

http://www.olhayat.com

Bugün 2 kez okundu. Son okunma tarihi, 05 March 2010

Categories: deneme Tags: , ,

Yol ve Yolcu Metaforu

Toplam okunma 359 Pazar, 02 Kas 2008 4 yorum

Murat ÖZHAN

YOL VE YOLCU METAFORU

Edebiyatta,bir istatistik yapılsa belki de en çok işlenen konuların başında gelir yol,yolcu,han,hancı…

Gerek dünya edebiyatında gerekse kendi edebiyatımızda yol ve yolcu metaforuna yaslanma ihtiyacı hissetmiş yazar ve şairler.Neler getirmiyor ki akla yol ve yolcu?Aşık Veysel, “İki kapılı bir handa /Gidiyorum gündüz gece” derken, dünyayı,birisiyle merhaba dediğimiz,ötekiyle de elveda dediğimiz iki kapılı bir hana benzeterek menzile varmak için her daim yürüdüğünü söylemez mi bizlere?

Kimi ayrılıkları,bırakıp gitmeleri anlatırken,kimi varılacak hedefi,tıpkı Tevfik Fikret’in “Haluk’un İnancı” şiirinde “dünya dönecek cennete insanla, inandım.” diyerek koymuş önümüze.Kimi, tasavvuf edebiyatında olduğu gibi Tanrı’ya ulaşmanın bir vesilesi olarak görürken yolu,kimi de sevgiliye,eşe,dosta kavuşmanın,onun yolunu dört gözle beklemenin timsali olarak almış.
Bu konuda daha oylumlu bir denemeyi ilerleyen zamana bırakırken sözü Bertolt Brecht’a vermek istiyorum..

YOLCU

Yıllarca önce
araba kullanmasını öğrenirken
ustam sigara içirtirdi bana.
Ve yoğun trafiğe çıktığımda
ya da keskin dönemeçlere geldiğimde
sönerse cıgaram,
direksiyonu alırdı elimden.
Ben araba kullanırken fıkralar da anlatırdı
ve eğer ben arabayı sürerken kendimi işime kaptırıp da
fıkralarına gülmediysem
direksiyonu alırdı elimden.
Güvensiz hissederim kendimi, derdi. Korkutur beni,
şoförün kendini işine gereğinden fazla kaptırdığını görmek
bir yolcu olarak.

İşte ben de o zamandan beri
gereğinden fazla dalmamaya bakarım yaptığım işe.
Çevremde olup biten şeylerle de ilgilenirim.
Birileriyle konuşmak için işime ara veririm çoğu kez.
Bir cıgara içemeyecek kadar hızlı araba sürmekten
vazgeçtim.
Yolcuyu düşünüyorum artık.

Bertolt BRECHT
Çeviri : A. KADİR – Gülen AKTAŞ

Bugün 2 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 March 2010

Categories: deneme Tags: , , , ,

Özgürlük-2

Toplam okunma 255 Cumartesi, 01 Kas 2008 2 yorum

Murat ÖZHAN

ÖZGÜRLÜK-2

Aslolan yaşamaktır. Her ne olursa olsun her daim yaşatmaktır insanı, öldürmek değil. Ölüm pratiğinden hareketle yaşamı kurmak yahut özgürlüğü savunmak aklın havsalanın alacağı bir tahlil değil. Rosa Luxemburg’un özgürlüğe dair sevdiğim bir sözü var: “Asıl özgürlük, başkaları gibi-herkes gibi-düşünmeye mecbur olmama özgürlüğüdür.” der. Ceberut uygulamaların ve tartışılmaz tek tipleştirilmiş düşüncelerin cirit attığı toplumlarda gerçek demokrasi ve “herkes için” özgürlük filizlenebilir mi?  Salt başka bir dinden, etnisiteden, dilden, renkten, düşünceden diye bir insanın öldürülmesini, dışlanmasını, ötekileştirilmesini meşru kılmak doğru mudur ve özgürlükle bağdaşır mı tüm bunlar? Şayet meşru ise ve özgürlükle bağdaşır diyorsanız, biz “düşünen”, ”akıllı” insan soyunun vahşi hayvanların dünyasından bir farkı kalır mıydı? Şiddeti olumlayanlar, yarın bir gün aynı şiddetin kendilerine de uygulanabilirliğini sorgusuz sualsiz kabullenmiş olurlar. İşte özgürlük, ”Kendine yapılmasını istemediğini, başkasına yapma.“ veciz sözüyle sanıyorum yerli yerine oturuyor bu noktada.

Ben önce insanım. Benim için diğer tanımlama ve konumlandırmalar sonra gelir. Çünkü her tanımlamanın eninde sonunda bir kısıtlama getirdiğini ve her kısıtlamanın da ister istemez bizi insan doğalarımızdan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Zaten özgürlük ve “sınır” yani “kısıt” birbiriyle örtüşen kavramlar değil. Günümüz içre dünyamızda, bize giydirilen düşünce, nosyon ve eylemlerle hareket ediyoruz. Yaşantımız, başkalarının ipoteği altında sanki ve bu eğreti yaşamlarımızı, başkalarınca belirlenmiş ve şahsımıza tahsis edilmiş çemberin içinde umarsızca dönenip durarak devam ettiriyoruz. Düşünce ve tavır dünyamız, taklitlerden ibaret adeta. Hep başkalarına bakıp onları yansılayarak yaşıyoruz. Gerçek özgürlüğe ise, bugüne kadar bize giydirilenleri külliyen reddedip yeni söylem ve pratiklerle ulaşabiliriz ancak. Bunun yolu da reddetmek ve “direnmek”ten geçiyor. Biliyorum hiç kolay değil ama bir yerden başlamak, hiçbir şey yapmadan oturmaktan aslında söylemeye bile gerek yok, şüphesiz ki daha evladır. Yüzyıllar öncesinden bize seslenerek hareketin önemine vurgu yapan Yunus’un şu sözlerine kulak verelim:

Çeşmelerden bardağın
Doldurmadan kor isen
Bin yıl dahi beklesen
Kendi dolası değil

Özgürlük anlayışımız da durduğumuz, yaşadığımız yere ,aldığımız kültüre göre şekillenmekte. Dünyaya gelişimiz, külliyen bir tesadüfler silsilesidir. Kendimizin bilinçli bir tercihi değil doğal olarak. Ana babamızı, dilimizi, dinimizi, ait olduğumuz etnik kökenimizi biz seçmedik. Hangi toplumun içine doğduysak onun kültürüne uygun yetiştirildik. Dolayısıyla bugün ben, bir Fransız ana babadan yetişip onların dilini konuşuyor yahut kilise veya havrada ibadetimi gerçekleştiriyor olabilirdim. Burada belirleyici olan, hangi toplumda doğduysak ister istemez onun kültürüne göre yetiştirilmemizdir.

Öfkelerim kadar küçük bu gece çığlığı
Düşlerim kadar büyük
Duygularım kadar karmaşık nasıl anlatsam
Çıksam şimdi çöl suskunu sokaklara
Dallara yürüyen sular gibi çıldırsam
Baharı muştulamak adına kapılar çalsam
Hangi ana böler ki uykularını
Özgürlüğü yeryüzüne bayrak yapsam
(…)
Adnan Yücel

Devam edecek…

Bugün 1 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 March 2010

Hasan Hüseyin Korkmazgil:Yolcu

Toplam okunma 567 Perşembe, 30 Eki 2008 4 yorum

YOLCU

Görüyorum ki, bir an önce varmak istiyorsun oraya. Gerginsin
kıpır kıpırsın, soluk soluğasın, yay gibisin ey yolcu
coşkunluğun ne güzel, öfken ne güzel
Sana selam, sana saygı
ey yolcu

Fakat düşündün mü yolunun uzunluğunu ?
Neler var yolunun üstünde, düşündün mü?
Koşar-adım aşabilecek misin şu dağı, geçebilecek misin
bu hızla şu beli, tırmanabilecek misin bu solukla şu sırtı ?
Ovada dikenler yollara uçmuştur, kuru dereleri seller basmıştır,
kar yağmıştır belki o tepelere ? Böyle, uçar gibi geçip
gidebilecek misin oralardan, hemen varabilecek misin oraya ?
Belki sırtlanlar üşüşmüştür leşlere, kuzgunlar tutmuştur belki
yolları. Belki silinmiştir ayak izleri yolcuların.
Bütün bunları düşündün mu ey yolcu ? çünkü sen, ne ilk yolcususun
bu yolun, ne de son.

Derim ki sana :
Nehirler boyu git
Nerelerde ve niçin durgundur nehirler,
nerelerde ve niçin hırçındır nehirler,
nerelerde ve niçin mendereslidir,
nerelerde ve niçin çağlayanlı ve de çavlanlıdır nehirler,
gözlerinle gör, duy kulaklarınla
Gör ve duy ki, nasıl varır nehirler denizlere

Derim ki sana :
Denize varmaktır amacı nehrin, denize varmak, ey yolcu
Büyükse dağ, aşamıyorsa üstünden nehir, dolanır çevresini dağın.
Büyükse kaya, söküp atamıyorsa nehir, birikip birikip taşar
üstünden, dolanır yanını yöresini. Yokuşsa yolu, koşamıyorsa
menderesler çizer nehir. uçurum çıkarsa önüne, kapıp bırakır kendini
nehir, açar kanatlarını; varır varacağı yere, oraya denize

Derim ki sana :
Nehirler boyu git ve gör nehirlerin nasıl yol aldıklarını
sen de bir nehirsin ey yolcu
Senin de varmak istediğin bir yer var
Gerçekten varmak istiyorsan oraya, nehirlere iyi bak
Engeller
nasıl aşılır, öğren nehirlerden
Yarı yolda yok olup gitmek değildir
amaç, nehirler gibi akıp, nehirler gibi ulaşmaktır oraya
Varmaktır oraya, ey yolcu

Derim ki sana :
iyi oku yolunu, avucunun içi gibi bil
Dizlerini, ciğerlerini,
yüreğini sıkı tut, iyi dengele
Ovada koşar gibi vurma kendini
dik yokuşlara
uçuruma atlar gibi bindirme kayalara
“daha koş, daha koş” diye alkış tutanlara kanıp da, kesilip
kalma yarı yolda
Dipdiri varmalısın oraya
Hız koşusu değil bu,
ey yolcu, engelli koşudur bu
Engelleri aşa aşa, gücünü koruya
koruya varmalısın oraya
çünkü oraya varmaktır amacın, koşmak değil

Boşuna sevmedim nehirleri
Aktıkça büyümesi boşuna değil
nehirlerin
Akan büyür, ey yolcu
“erişir menzil-i maksuduna aheste giden” demiyorum ben sana,
“tiz reftar olanın payine damen dolaşır ” demiyorum. Böyle
demiyor çünkü nehirler. Duracaksın, dolacaksın, atlayacaksın,
aşacaksın, koşacaksın ve varacaksın oraya, diyor nehirler.
öyle diyorum ben de
Beni dinle, beni anla ey yolcu

adım adım
kulaç kulaç
ilerliyor nehir
yoklayıp
araştırarak
tartıp
dengeleyerek
adım adım
pençe pençe
ilerliyor nehir
birdenbire koçbaşı
birdenbire ipek bir çarşaf
ve balıklar kurbağalar yosunlar
köprüler ve yoksul değirmenleri bozkırın
birdenbire bir uğultu
birdenbire bir kıyamet
bindirip
çekilerek
çekilip
toparlanarak
varıyor cüceleşip
devleşerek
varıyor
nehirlerce kahkalarla

şarkılar söylemeliyim
nehirler gibi uzun
nehirler gibi kollu
nehirler gibi hırçın
ve yumuşak
ve nehirler gibi
dur
durak bilmeyen şarkılar söylemeliyim

gitmek
nehirlerle yanyana
gitmek
nehirler gibi zor
nehirler gibi çetin
nehirler gibi umutlu
gitmek
nehirlerden de öteye
oraya
taaa oraya
o büyük kurtuluşa
yüreğim
yaralı kuşum
topla ve aç kanatlarını

Hasan Hüseyin Korkmazgil

Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 March 2010

Yaşar Kemal’in “Binboğalar Efsanesi” Romanı

Toplam okunma 1.074 Salı, 28 Eki 2008 6 yorum

Murat ÖZHAN

Yaşar Kemal’in 1971’de yazdığı ve destansı anlatımıyla doruk noktasına çıkmayı fazlasıyla hak etmiş ama buna karşılık pek fazla dillendirilmemiş bir roman Binboğalar Efsanesi.

Yaşar Kemal,Toros Dağlarına Binboğa Dağları da denildiğini belirtirken kitabına adını verenin,o dönem Çukurova’sında son demlerini yaşayan Karaçullu obasının çerçevesinde gelişen olaylar ve o yöre olduğunu vurgular.

Toroslar’da bir Türkmen Yörük obasının son dönemlerini gözlemleme fırsatını yakalamış olan Yaşar Kemal,bu Yörük obasının adım adım yok oluşunu anlatır Binboğalar Efsanesi’nde.
Yörük Karaçullu obasının; gerek zorunlu iskan edilmesi çabaları gerekse çağımızın iflah olmaz o habis,acımasız çıkar ilişkilerine yenik düşmesi, romanın neredeyse belkemiğini oluşturur.Tüm gerilimler,tüm gidiş gelişler adeta bunların üzerine oturtulmuş gibidir.Yaşar Kemal,romanın hakim anlatıcı konumundadır ve romanın bazı bölümlerindeki anlatım tarzıyla sanki eski zamanların halk hikayecisi kılığına bürünür.

Yaşar Kemal,Karaçullu obasının can çekişini,Koca Tanış’ın ağzından şöyle verir:

Ne kara günlere doğurmuş bizi anamız. Doğurmaz olasılar. Bir ağıt gibi konuşuyorlardı.
Türkmen’in anlı şanlı ünlerinde türküler, ağıtlar, destanlar vardı.
Toylar,düğünler,gelenekler vardı. Ulu semahlar, mengiler vardı. Üç gün üç gece süren cemler vardı. Aşıklar, kavalcılar, destancılar vardı. Her evde masal söyleyen,ağıt yakan bir yaşlı Türkmen anası vardı. Kilim, halı dokuyanlar, keçe dövenler,kılıç yapanlar, pirler, ocaklar vardı. Kök boya yapanlar, gümüş, eyer, palan yapanlar… Ünü İran’dan Turan’a, ünü Umur’dan Şam’a ulaşmış ustalar vardı.Beyler vardı ki, ulu şanlı kartallara benzer. Bir ovaya inince velilerin,paşaların karşı çıktığını…

Azala azala, tükene tükene gelmiş bitivermişti her şey. Söz daha önce bitmişti.
Türkü, oyun, destan, ağıt, Nasrettin Hoca, Koca Yunus, semah, cem daha önce bitmişti. Kırk yıldır can çekişiyordu tekmil Türkmen mağrıptan maşrıka kadar.Her şey daha önce bitmişti.


Son olarak romanda saptadığım bir bölüme –ki bence romanın,anlatımı oldukça hoş yerlerinden biri- Yaşar Kemal’in bu şiirsel anlatımına yer vermek istiyorum:

Kalktık Horasan’dan sökün eyledik. Parlar omzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü,uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler,kaleler,şehirler aldık, devletler kurduk. Haran ovasına, Mezopotamya’ya,Arabistan çölüne, Anadolu’ya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına, on bin,yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz ,hırızma ,gerdanlık, tepeliklerimiz, kilim, keçe, çullarımız… Haran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi.Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük… Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık. İnsanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula,yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onlarıbizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. El aman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş,yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu.Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık.Anadolu’da karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadolu’da da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya,Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası, Tuz gölü, kehribar sarısı üzümleriyle Ege ovaları… ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere…

Anadolu’nun taşıyla toprağıyla akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları,Ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık.

Göz göz olduk… Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. Artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar,erenler bir yürek olamayacak. Ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak batmayacak. Usumuz geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz duygularımız bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin,uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz,dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harkulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. Birdenbire değil,
binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik… Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. Geldik Anadolu’da da karşımıza çıktı Kayseri dağı. Ulu, temiz alımlı, yakışıklı,ışığa batmış. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız… Haran ovasında,Mezopotamya’da yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız.

Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün,kırk gece…

Bugün 4 kez okundu. Son okunma tarihi, 10 March 2010

olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları