“İmge” Üzerine Son Deyiş / Murat Özhan
“İmge” Üzerine Son Deyiş / Murat Özhan
Ey oğul, eğer şair olup da şiir söylemeye niyetlenirsen, şiirde sözünün ruşen olmasına, yani açık olmasına çalış, sakın gamız söylemeyesin, yani örtülü söylemeyesin. Mesela bir şiirde bir sözün anlamını yalnız sen biliyorsan başkası bilmiyorsa böyle sözü söyleme, çünkü şiiri halk için söylerler, kendi kendileri için söylemezler. Öyleyse şiirin anlamı açık gerektir ki açıklığından ötürü herkes beğensin.(1)
Bu yazı, iki bölüm halinde yayımladığım Avner Ziss’in “İmge ve Gösterge” yazısı ile ilişkilendirilebilir de, bağımsız da okunabilir. Bu bakımdan yazının adında “son deyiş” ibaresi bulunmaktadır. Bu vesileyle dilimin döndüğünce, imge kavramını malumun ilamı babında yeniden görünür kılma denemesine girişeceğim.
Sanatta ‘ne’yin ‘nasıl’ dile getirildiği/getirileceği önemli bir konudur ve sanat gündemini, ezelden beridir de bir hayli meşgul etmiştir. Bu konuda birçok sanat ekolü boy göstermiş, kendi durdukları yerden, yani kendi dünya görüşleri açısından kavrayışlarını ortaya koymuşlardır. Bu sanat görüşlerine, bu yazı bağlamında yer verilmeyecek. Ancak hangi ekolden, hangi felsefi görüşten olursa olsun, imgenin dile getirilişinde büyük oranda bir ortaklaşma temelinde buluşulduğu da aşikâr.Kimi ekol ve sanatçı, ‘ne’yi ön plana alarak ‘nasıl’a yeteri kadar yer vermezken kimi de ‘nasıl’ı öne çıkararak ‘ne’yi es geçmiştir. Böylelikle ortaya çıkan yapıtlar, içerik ve biçimi orantılı bir şekilde harmanlayamadan kadük kalmış ve bir dil zevki, estetik haz vermekten ziyade okuyana, alımlayana gına getirten kuru söz yığınları olmaktan öteye geçememiştir.
Oysaki ‘ne’ ve ‘nasıl’ı (İçerik ve biçim olarak da düşünülebilir.) bir kâğıdın iki yüzü gibi düşünerek birini diğerine yeğ tutmadan yapıtlar ortaya koyan sanatçıların başarıyı yakaladıkları su götürmez bir gerçekliktir. Sanatta bilhassa edebiyatta ‘ne’yin ‘nasıl’ söylenmesi inşasında, ‘imge’ oldukça önemli bir harç işlevi görür. Yapıtın sağlamlığı, güzelliği, zamana meydan okuması adeta imgeye bağlı gibidir. İmgesiz yapıt, kolonsuz binaya benzer.
İmge, iki gerçeklik arasında az ya da çok uzak bir ilinti kurmaktır. Bir başka ifadeyle imge, Aristoteles’in Retorik(2) adlı yapıtında zihinlerde yer eden deyişiyle benzemezler arasında benzerlik görmektir. Söylediklerimi, Şükrü Erbaş’ın ‘Yolculuk’ adlı şiirinin XII. bölümünden alıntıladığım şu dörtlüğü(3) üzerinden ete kemiğe büründüreyim:
(…)
Mutluluk bir kız gibi sakınıyor kendini
Paranın güvenli korunaklarında
Mutsuzluk üstümüzde inatçı bir alıcı kuş
Hiçbir yere gitmiyor.
Bu şiir öbeğinde şair, büsbütün iki ayrı alana ait iki gerçekliği (İlk dizede mutluluk ve kız; ikinci dizede para ve korunak; üçüncüde ise mutsuzluk ve kuş) karşılaştırarak daha doğru bir deyimle yaklaştırarak, yan yana getirerek imge yaratıyor. Gündelik dilden yola çıkarak o dili eğip büküyor, zihnimizde alışılmışın dışında bir görüntü oluşturuyor. İşin garibi şu ki, böylesine benzemez öğelerin yan yana getirilişini yadırgamıyor, bilakis bundan (şüphesiz ki herkes kendine göre, kendi birikimleri ölçüsünde) haz duyuyoruz.
Nazan Aksoy, “Yeni Eleştiri” (4) adlı makalesinde, C.Brooks’un, şiir dilini açıklamak için ‘aykırı benzetme’ye yer verdiğini belirtir. “… aykırı benzetme için en ünlü örnek XVI. yy. İngiliz şairi John Donne’ın iki sevgiliyi bir pergelin iki ucuna benzetmesidir. İki sevgilinin birbirlerine bağlanışının pergel gibi geometri ile ilgili, hiçbir duygusal yönü olmayan teknik bir nesneyle alışılmadık bir biçimde imgeleştirilmesi hem aşk duygusunun verilişini çarpıcı kılarak yoğunlaştırır..”
Yukarıdaki örnekler de gösteriyor ki imgenin oluşması için farklı iki alana ait iki gerçeklik gerekiyor. Öyle ki sanatçının mahareti, yaratıcı gücü ile bu iki gerçeklik, yaratım sürecinde, sanatın gerçekliği haline geliveriyor. Şüphesiz ki bu noktada sanatçı, kapalı bir kutu olmadan, alımlayıcının ilgi, istek, kültürel donanım ve beklentilerini de göz önünde bulundurarak, yeterli ipuçlarını verdiğini düşünerek üretmelidir imgelerini. Çünkü okuyucuyla kendi arasındaki o ince çizgiyi tutturamayan sanatçılar, hitap ettikleri kitleye zaman içinde yabancılaşabiliyor ve bunun sonucu anlaşılmazlıktan yakınabiliyorlar.. Kimisi de zaten anlaşılmak gibi bir derdi olmadığını söyleyerek okuru “akbaba” olarak nitelemiştir. Şimdi bu açıdan şu örneğe(5) bir göz atalım:
(…)
5.Şiirimiz mor külhanidir abiler
Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz
Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde
Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle
Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir.
Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler
Ece Ayhan’ın ‘Mor Külhani’ adlı şiirinden alıntıladığım yukarıdaki dizelerde, ‘nasıl’ın uğruna, ‘ne’yin heba edildiğini görmek mümkün. Bana kalırsa, şair ‘ne’ ve ‘nasıl’ arasında bir denge kuramadığı için anlaşılamıyor. ‘Topağacı’ imgesi ile ne görünür kılınmaya çalışılmıştır? ‘Aparthan’ nedir? Apartman kavramından bozma mıdır yoksa aşırmak, hırsızlık yapmak anlamındaki ‘aparmak’ tan mı türetilmiştir? Odası bulunamayan ne? Şiir mi? Bir şiirin soru sordurması güzel. Dikkat edilirse benim yaptığım da bu zaten. Ancak bir noktadan sonra tıkanıklık başlıyorsa bu iyiye işaret değildir. Çünkü şair, yarattığı imgeyle ilgili olarak, anlama yönelik ipuçlarını şiiri çözmemiz için vermiyorsa/veremiyorsa anlaşılmazlık yolundadır. Bir şaire de kendi şiirinde ne anlatmak istediğini sormak, bence üzücü. Aslında bu dizeler, şiirin bağlamından koparılıp alındığı için de anlaşılmaz değildir. Şiirin bütünü okunduğunda bana hak verilecektir. Şairin, verili dili alt üst etmesiyle, sözdiziminin anasını bellemesiyle de oldukça ilintili onun bu üslubu..
Bu yazı bütünlüğünde, okuyucunun imgenin ne olduğuna dair zihninde oluşan/oluşabilecek sorulara yanıtlar verilmeye çalışıldı. Bunun için de, konuyu somutlaştırmak amacıyla iki şairin dizelerinden örnekler verilerek okuyucunun kıyaslama yapmasına da olanak tanındı. Umarım, eskilerin deyişiyle ‘Efradını cami, ağyarını mâni’ bir yazı olmuştur.
- – -
(1)İlyasoğlu Mercimek Ahmed, Kabusnâme, 2.Cilt, sf.73, “Şairlerin Terbiyesini Beyan Eder”, Hazırlayan ve Sadeleştiren: Atilla Özkırımlı, Tercüman 1001 Temel Eser
(2)Aristoteles, Retorik, sf.189, Yapı Kredi Yayınları, Ocak 1995, İstanbul
(3)Şükrü Erbaş, Seçilmiş Şiirler, sf.44, Öteki Yayınevi, 1994, Ankara
(4)Nazan Aksoy, Eleştiri ve Eleştiri Kuramı Üstüne Söylemler, sf.23, Yayıma Hazırlayan: Mehmet Rifat, Düzlem Yayınları, Ocak 1996, İstanbul
(5)Cumhuriyetten Günümüze Türk Şiiri Antolojisi, Hazırlayanlar: Abdullah Özkan – Refik Durbaş, 3.Cilt, sf.647, Boyut Yayınları, 1999, İstanbul
Bugün 2 kez okundu. Son okunma tarihi, 11 February 2012



Sanat ve imgelem sık sık, güçlü bir gıdadan çok yaşamın “üstüne sıkılan” krema gibi görülmüştür diyor Rollo May. Yaratma içgüdüsü adlı kitabında. Tabii Batı tarihi boyunca ikilemimiz, imgelemin bir marifet mi, yoksa oluşun kaynağı mı olduğu yolunda olageldi…
Ya imgelem ve sanat krema değil de, insan yaşantısının pınarı ise? Ya mantık ve bilim sanat biçimlerinden türüyor ise ve sanat, bilim ve mantığın ürettiği eserin süsü olmak bir yana onları temelde kuruyor ise?
Anlamsızı anlamlı kılma, kaostan anlam çıkarma, çelişkiden tutarlılığı çıkarma…Bu mücadele imgelemler ile yapılıyor ve kendi dünyaları içinde yeni biçimler ve ilişkiler kurarak kendine göre anlamlı biçimde yaşanabilecek bir dünyayı oran ve perspektifleri içinde var etmek ve bunu sanatın gerçekleri içinde sunmak… Anlaşılabilir olmak tüm bunları yaparken de…
Yaratıcı süreç, biçim için duyulan tutkunun dışavurumudur aslında…
SEVGİLİ MURAT BU GÜZEL YAZI DİZİSİ İÇİN TEŞEKKÜRLER…
Çok güzel bir paylaşımdı… Emeğine ve yüreğine sağlık…
Sevgilerimi yolluyorum…
İsmini şu an anımsayamayacağım bir yazardan, bilim bize nedensellik yasalarını, sanat ise hüsn-i ta’lil yani güzel bir nedene bağlama anlayışını verir ifadelerini okumuştum. Bilimin dili, tek yönlüdür ve hayal gücüne izin vermez. Bilimsel bir yazı örneğin bir makale okunduğunda bundan hemen herkes aynı anlamı çıkarır. Bilim, bildiri sunar bize. Bir sanat eserinde ise anlam katmanıdır esas olan. Sanatçı (Şair, yazar diyeyim), gündelik dili nirengi noktası seçmesine rağmen o dili eğip büker ama bunu yaparken de anlamsızlığın kıyılarına sürüklenmez. O, gerçekliği, kendi sanat prizmasından süzerken bir de bizim yani okurun algı prizmasından geçirir.. Sanat eseri, yaratıcısından çıktıktan sonra külliyen okurun tasarrufundadır. Gerçi, sanatçının “vermek” istediği ile verdiği arasında da farklılıklar olabilirken, sanatçının niyeti ile okurun algısı arasında da bu farklılıklar ortaya çıkabilir. Tam tersinden de alınabilir. Örneğin şu dörtlüğe bakalım ve bence birçok okurun algısında farklı anlam kodlamalarına yol açacaktır.
Velhasıl, sanat biraz da meşakkatli bir yolculuktur, başını alıp gitmektir, serzeniştir, yürüyüş eylemektir, yürürken değişmektir, değişirken değiştirmektir. ..
Sevgi, rehberimiz olsun..
Kızmam tabii ki Murat, neden kızayım:)) içerik de yadsınamaz mutlaka…
Yalnız dünyayı bilme sürecimizde, dünyayı biçimlendirme ve tekrar biçimlendirmemizde rol oynayan, sedece entelektüel anlayışımız değil mi, yoksa imgelemimiz ve duygulanımlarımız da canalıcı bir rol oynuyorlar mı? Anlayan ben yalnız aklım değil, bütünlüğüm içindeki kendim olsam gerek. Dünyanın uyduğu imgeleri benzeyen bütünlüğün içindeki kendim.
bu biçim tutkusu, yaşamın anlamını bulmaya ve kurmaya uğraşmanın bir yolu. Genel tanımlanışıyla imgelem, buna akılsal işlevler, kendi tanımlamamıza göre, anlamaya, gerçekliğn kuruluşuna katılarak, ancak yaratıcı olduklarında yönelebilecekleri için, insan yaşamında aklın bile temelinde yatan ilke olarak görünüyor. B öylece yaratıcılık, ben- dünya ilişkisi içinde anlamı yaratmaya yöneldiğimiz sürece her deneyimimizde içeriliyor.
Ne dersin:))
sevgiler…
Sevgili Nihal,
Şüphesiz ki dış dünyayı algılayışımızda, aklımızın ve duygularımızın payı var. Tartıştığımız konu bu değil. Beni bağışla ama ifadelerinde açıklığa kavuşturulmasına inandığım bazı yerler var. Sen bunlara cevap verdikten sonra sağlıklı olarak tartışabiliriz ancak.
1) Senin imgelem diye tanımladığın nedir?
2)Son yorumundan hareketle, aklın temelinde yatan ilke imgelem midir?
3)”Dünyanın uyduğu imgeleri benzeyen bütünlüğün içindeki kendim.” Bu cümleni biraz açar mısın?
4)”bu biçim tutkusu, yaşamın anlamını bulmaya ve kurmaya uğraşmanın bir yolu.” Sana göre, “biçim tutkusu=yaşamın anlamı” mı?
Son bir not: Benim yaptığım gibi, yazı ve yorumlarında söylediklerini ete kemiğe büründürmek için örneklere yer verirsen sevinirim.
İmgelem ,algı duyusunda önceden verilen nesnelerin aklın algıladıklarında canlandırma süreci olarak psikolojide teknik olarak kullanılan bir terimdir. İmgelem için bir nevi hayalimizde yaşattığımız bir çok olguya giydirdiğimiz elbise diyebiliriz. Hayal edilen imgeler aklın gözüyle görülür.
Ama sadece sözcüklerle oynamaktan çok daha derin yoldan psikoterapiyle de ilgilidir
Yazı dizinin birisinde konunun bu yanıyla da ilgili yazacağını söylemiştin sanırım ilgiyle ve merakla bekliyorum.
Hatta daha önce de bahsettiğim yaratma cesareti adlı kitaptada bu konuyla ilgili terapiye katılan kişilerin düşlerinden verileri yardıma çağırmışlar. Analize katılan kişiler kendi dünyalarıyla mücadele ederek, anlamsızı anlamlı kılmaya çalışıp bu mücadeleyi imgelemleri ile yapıyorlar. Kendi dünyalarında yeni biçimler yeni ilişkiler kurarak.
Bunun içinde bir örnek veriliyor kitapta Babasının hatırı sayılır bir yetkiye sahip olduğu kültürden gelen, otuzundan küçük gösteren, zeki bir insana ilişkin.
“ Denizde bir takım kocaman domuzbalıklarıyla oynuyordum. Domuzbalıklarını severim ve bunların da evcilleşmesini isterim. Sonra onların bana zarar vereceklerini düşünmeye başlayarak korkmaya başladım. Sudan kıyıya çıktım., şu anda kendimi kıyıda bir ağaçtan aşağı kuyruğundan sallandırılmış bir kedi gibi görüyorum. Kedi bir gözyaşı damlası biçiminde kıvrılmış, ama gözleri iri ve çekici, biriyle de göz kırpıyor. Domuzbalıklarından biri yaklaşıyor ve kediye, bir küçüğü “kalk hadi ayaklan” diyerek yataktan çıkması için kandıran bir baba gibi hafifçe vuruyor. Kedi gerçek bir dehşetle korkuya kapılıyor ve denizin uzağındaki yüksek kayalara doğru düz bir çizgi halinde fırlayıp gidiyor”
Kocaman domuzbalıklarının baba oluşu ve bunun gibi açık sembolleri bir yana bırakırsak, semboller neredeyse her zaman semptomlarla karıştırıldığını söylüyor yazar.
Düşü soyut bir resim alıp, ona saf biçim ve hareket imiş gibi bakmamızı istiyor…aslında
Aslında çok farklı şeyleri söylediğimizi düşünmüyorum sevgili Murat sen daha çok şiirdeki imgelemleri bende resimdeki imgelemleri örnek veriyoruz.
Ve ben tekrar bu kadar kaliteli ve bilgilendirici yazı dizisi için teşekkür ediyorum sana ve sevgilerimi yolluyorum…
Sanrım bu cümlenle Nihal, sana yönelttiğim ikinci sorunun da cevabını vermiş oluyorsun. Buna kısmen katılıyorum; çünkü imgenin yaratılması sürecinde duyguların da önemli bir payının olduğunu düşünenlerdenim. Bu konuya (yaşama) dair vurgularım vardı daha önceki yazılarımda, onun için tekrar etmek istemiyorum.
Domuzbalıklarıyla ilgili verdiğin örnek, belirsizliklere kapı aralıyor. Bu örnekle de tam olarak neyi vermek istediğini anlayamadım.
Sana göre, biçim tutkusu=yaşamın anlamı mı?
Sevgili Murat
Biçim renk ve ritim aracılığıyla duyumlarımızı gerçekten de uyarabilir, hatta kendimizin bile beklemediği sürpriz düzenlemeler, sürpriz biçimler – formlar geliştirebiliriz.
Biçim tutkusu, sadece sanatta değil her alanda yaşamın anlamını bulmaya ve kurmaya yönelik bir tutkudur. Belki de yaşamın amacı ancak ve gerçekten onun kuruluşuna dahil olunarak kavranacaktır. Diyorum… bilmem sorularına cevap verebildim mi?
sevgiler…
Öyle bir konu ki konuşmaya yani bu yolla yazışmaya çalıştığımız konu… söylediklerimizde anlaşılma payımız azalıyor sanırım…
Sevgili Nihal,
Aslında daha önceki yazılarımda bu konuya dair vurgularım olmuştu. Çeşitli sanat ekollerinin savunucuları çeşitli dönemlerde ateşli tartışmalar yapmışlardı biçim-içerik bağlamında. Şüphesiz bu konuda, Horatius’un, sanatın hem fayda hem de haz vermesi ilkesi, içerik-biçim tartışmalarında belirleyici olmuştur. İçeriğe ağırlık verenler fayda tarafında; biçime ağırlık verenler de haz tarafında saf tutmuşlardır.
Sanatta inşa edilecek eserlerin salt biçimden yola çıkılarak kurgulanması, daha da ileri gidilerek yaşamın anlamının biçimde olduğunun bir tarz olarak benimsenmesi, bana kalırsa yaşamı içselleştirememekle özdeştir. Ben de salt biçimi yahut salt içeriği öne çıkararak yani bunlardan birini diğerine yeğ tutarak sanat icra edenlere külliyen karşı çıkıyorum. Benim yaşam felsefemle de örtüşmüyor bu yönlü bir hareket tarzı.
Sevgili Nihal, ifade edilecekleri, soyut kuramsal bilgi yığını ile vermek yerine pratiklerimizden hareket ederek somutlaştırmaya çalışalım istersen. Şimdi sen bir ressamsın. Resim çizmeye başlamadan önce, kafanda “ne” (“Ne?” burada içeriği imler) çizeceğine dair gelgitler olur, yani yaşadığın ve seni etkileyen onca olumsuz yahut olumlu “düşünceler” yığını senin zihninde uçuşur. Bunları da “anlamlı” bir bütün haline getirmek için kompozisyondan, perspektiften, renklerin uyumundan, fırçaların darbelerinden, tuvalden kısacası içeriği destekleyen biçim öğelerinden yararlanırsın. Bunun tersini söylemek mümkün mü? Yani şu niyetle tuvalin başına oturduğun olur mu: Hadi bugün ben bir resim çizeyim. Ama hiçbir şey düşünmeden, kaldı ki hiçbir şeyi düşünmemek bile bir düşünme edimidir, salt renklerin cümbüşüne, ritmin akışına, fırça darbelerinin rastgeleliğine kendimi bırakayım, bakayım ellerim neler ortaya çıkaracak? Ortaya çıkanın, ucubeden farkı kalır mı acaba?
Yazdığını, çizdiğini, okur veya hitap ettiğin kitle anlamayınca, vur abalıya! Bütün suç onundur, seni anlamak yönünde hiçbir çaba göstermemekte, bu uğurda bir arpa boyu yol bile kat edememektedir. Örneğin bir İlhan Berk, kimin için yazıyorum diye kendi kendine sorduğu bir soruya, “ozanlar” için cevabını vermiştir, yazdığı şiirleri kimsenin anlamadığından dem vurmuştur .. Her daim suçlamak, genlerimize öylesine işlemiş ki, kör kör parmağım gözüne akla karayı seçmekte bile zorlanıyoruz ne yazık ki! Tabii “kendi için” yazış da bir tercihtir, fildişi kulede yaşamanın tercihi bu.. Apaçık kendi kendini tatmindir bunun adı..
Her şey insan için ve insana dairdir. Öyle ki, yaratıcı imgelem gücünü, ilhamını, biçimini, rengini, içeriğini yaşamdan almayanın ayakta kalma şansı yoktur. Yaşamdan beslenmeyenin, bakışlarını yaşamsal olana çevirmeyenin sonu ise çürümedir, yok oluştur.
Aslolan ise, her daim insan olabilmelerimizin önkoşullarını dipdiri tutmaktır. Şüphesiz, iyi bir sanat da ancak bunun üzerine inşa edilebilir. Bir başka deyişle, içerik ve biçimin ne eksik ne fazla yanlarıyla harmanlanarak, biri diğerinden ödün vermeden sanatçının tezgâhından çıkmasıdır sanat. Gerisi, fasaryadır.
Katkın için teşekkürler Nihal.
Sevgi her daim..