İmge ve Gösterge-1 / Avner Ziss
Sisyphos ve Sanatçı / Murat Özhan
(Resmi büyük görmek için üzerine tıklayınız.)
Görsel, tuebingen
Sanat, gerçekliği kendine has ilkelerle yeniden yaratmak süreci. Şüphesiz bu süreç, sanatçı açısından kimi zaman oldukça karmaşık ve meşakkatli geçerken kimi zaman da basitlikler temelinde kalabilir. “Basitlik” ibaresi burada, değersiz anlamında yorumlanmamalı. Keza gerek yaşamda gerekse sanatta bilhassa edebiyatta nice basit “gibi” görünen şah eserler mevcuttur. Basit olanı görmek de bir marifettir ve asla küçümsememek gerekir. Sanat uğruna yaratılar ortaya çıkardığını sananların, güya entelektüel birikim ve bile isteye anlaşılmazlık kisvesi altında, aslında nasıl da kendi fildişi kulelerinde debelenip durduklarını burnumuzun dibindeki örneklerden biliyoruz.
Sanat, bir taştır, hele ki bu, Sisyphos’un taşı ise.. Sanatçı ise azmi, kararlılığı, inadı, ille de ısrarı ile Sisyphos’tur. Tanrılarca lanetlenerek bir kayayı her gün Olimpos dağının doruğuna iterek çıkarmakla cezalandırılan ve omuzlarına binen yükün ağırlığı gittikçe artan Sisyphos, taşı tam yukarı çıkardım derken aniden taş yuvarlanarak düşer. Sisyphos, her seferinde aşağı yuvarlanan taşı yılmadan, tekrar tekrar yukarı taşımaya devam eder.
Bloğun sanat kuramı kategorisinde yer alması gerektiğini düşündüğüm ve sanırım web ortamında ilk kez yayımlanacak olan, bir hayli önemsediğim Avner Ziss’in “İmge ve Gösterge” adlı yazısını iki bölüm halinde, yine onun, “gerçekliği sanatsal özümsemenin bilimi ESTETİK ” (de yayınevi, Mart 1984, sf. 111-117, Fransızcadan Çeviren, Yakup Şahan) adlı kitabından aktaracağım. Yazı, kitabın ikinci bölümünde SANATSAL İMGE üst başlığı altında “VI. İmge ve Gösterge” adıyla yer almaktadır. Konuyla ilgilenenlerin umarım işine yarar.. Paragrafların sonlarında parantez içindeki rakamlar, kitaptaki orijinal sıralamaya sadık kalınarak verilmiştir.
İMGE VE GÖSTERGE-1 / Avner Ziss
Bir nesneyi ya da bir olguyu göstermeye yarayan her maddesel biçime gösterge (signe) adı verilir. Ancak gösterge, yalnız göstericilik işleviyle sınırlanmaz. Gösterilen olgu, yani göstergenin kaplamı(denotat), belli bir anlam içerir, bu da onun anlamlama (signification) işlevini oluşturur. Öyleyse gösterge, anlamlama işlevi ile maddesel göstermenin (designation) birliği şeklinde düşünülmek gerekecektir.(14)
Gündelik doğal dil (langue) bir göstergeler sistemidir. Ama toplumsal ve tarihsel pratiğin kendine özgü gereksinimlerini karşılamak üzere yapay dilyetileri (langages) de geliştirilir ayrıca. Sözgelimi, bilimsel kavramların dili, matematiğin, makinaların vb dili gibi. İşte sanat da bu özgül dilyetilerinden biridir.
Bilindiği gibi, sanatçının bilincinde özel bir dünya oluşur ilkin,bu dünya,gerçekliğin şu ya da bu yanlarını sanatsal imgelerle kalıplar (modeler).Ama bu dünyanın okura,seyirciye ve dinleyiciye ulaşabilmesi için maddeci bir yapı ile nesnelleşmiş olması gerekir.Demek sanatsal düşüncenin maddeselleşmesi, tıpkı insanın düşünsel etkinliğinin öbür biçimlerinin nesnelleşmesinde olduğu gibi,göstergebilimsel (semiologique) bir nitelik taşımakta. İmgelerle yürütülen düşüncenin ( pensée par images) göstergeler dizgesi biçiminde organlaşıp kurulmasının, sanatın bildirişim işlevi bakımından büyük önemi vardır.(15)
İşte bu görüş açısından, ama yalnızca bu açıdan sanat belli bir göstergeler sistemi sayılabilir ve sayılmak gerekir.Daha önce de belirttiğimiz gibi, sanat, sanatçı-yapıt-alıcı (okur) biçiminde bir dizge kurar; burada ortadaki terim, bir gösterge ya da daha çok bir göstergeler bütünü olarak kendini gösterir.(16) Böylece yapıt, özel tipte bir göstergeler (signaux) sistemi olarak; diyeceğim okura, seyirci ya da dinleyiciye, sanatçının bilincinde oluşan imgeyi kendi öz bilincinde kavramak ve yeniden kurmak olanağını veren bir çeşit dürü (code) olarak ortaya çıkar. Ancak şu da var: Sanat göstergelerinde şifrelenmiş içeriğin alıcı yönünden gerektiği gibi çözülüp anlaşılması için, sanatçının kullanmış olduğu kod anahtarının onun elinde de olması gerekir. Somut bir örnekle açalım bunu: Birgün bayanın biri Henri Matisse’in ziyaretine gelir; tuvallere bakarken, bir kadın portresinde kollardan birinin ötekine oranla daha kısa olduğunu fark eder ve şaşırır, ressama dönerek: “Mösyö, bu kadının kollarından biri uzun, biri kısa, niye böyle?” diye sorar. Matisse’in yanıtı şudur: “Madame, yanılıyorsunuz, gördüğünüz bir kadın değil, bir tablodur.” Böyle bir sahne, diyelim, Rembrandt’ın düşünülebilir mi hiç? Asla. Hollandalı ressamın portrelerinde bu gibi çarpıtmalara rastlanamaz; hani biri çıkıp da böyle bir çarpıtmanın bir yerde gözüne iliştiğini söylese, ne bileyim, Rembrantd herhalde çok mahçup olurdu. Çünkü onun sanatının dili bu gibi çarpıtmalara hiç gelmez. Bir sanatçıyı beğenme ya da beğenmeme sorunu değildir bu; bizim belirtmek istediğimiz, sanattaki bu şifrelemenin okuldan okula değiştiğidir. Başka bir imge sisteminin dilini kullanarak bir yapıtın şifresini çözmek, bu şifrenin anahtarını bulmak gerçekten zor bir iş. Her dilyetisi için de geçerlidir bu durum. Fransızca anlatılan bir düşünceyi bir İngiliz anlayamaz; fiziğe yabancı bir kişi kuvantum mekaniğine ilişkin bir kitabı okuyamaz. Sonra herkes bilir ki, bir düşünceyi bir başkasına aktarmak için, onun maddeselleştirilmesinden, diyeceğim, belli bir göstergeler sistemi aracılığıyla bildiriminden başka bir yol yoktur. Bu düzlemde sanat, öbür düşünsel etkinliklerden hiçbir noktada ayrılmaz: Gösterme (designation) işi ne denli tam yapılmış ise gösterilen olgunun özü de o denli ortaya iyi konur; sanatsal simgecilik (symbolisme) yolları ne denli anlamlı ise, sanat yapıtı da tüketici ( okur) üzerinde o denli güçlü bir izlenim uyandırır. İşte bu sebeple sanatçı, düşüncesinin anlatımına en uygun gelen göstergeleri durmadan araştırır. Çağdaş sanatın bütün dallarında yaratma araştırmasının, modern sanatsal bir dilyetisinin oluşturulmasını kendisine amaç edinmesi, bu nedenle, çok mantıkî bir tutumdur. Sanattaki göstergelerin özgünlüğü neyi içerir; öbür göstergelerden, sözgelimi gündelik dilinkinden ya da bilimsel dilinkinden neyle fark edilir, şimdi onları görelim.
(14) Göstergeleri, gösterge dizgelerini ve bunların anlamlamalarını inceleyen bilime şimdilerde gösterge-bilim (sémiotique ya da semiologie) diyorlar.
(15) Anlambilimsel, olgucu estetik yandaşlarının düştükleri yanılgı şudur: Sanatta yalnızca bir bildirişim aracı; göstergelerde saklı bulunan, kesin anlamlamalarını aktarmaya yarayan özgül bir göstergeler sistemi görmek ve onun bildirişim işlevini de sanatsal yaratının tek işlevi saymak. İşte bu yüzden onlara göre sanat yalnızca bir dildir; böyle olunca da sanatın bilgi-kuramsal ve toplumsal vb. içeriğini bütünüyle yadsımak zorunluluğu doğar elbet.
(16) Sanat diline göstergebilimsel yaklaşım, genellikle ve yerinde olarak, göstergebilimin ortaya çıkışına ve gelişmesine bağlanmıştır. Ama bu demek değildir ki, sanatsal dilin özel göstergeler dizgesi olarak düşünülmesi yalnızca XX. yy’da ve göstergebilimin doğmasıyla ortaya çıkmıştır. Tersine ta eski çağlardan beri filozoflar, şu ya da bu yolla her zaman sanat dilinin göstergebilimsel niteliği üzerinde durmuşlardır. Modern zamanlar felsefesinde, özellikle XIX. yy’da yapıt açıkça, sanatsal düşüncenin özgül bir göstergesi sayılmıştır. Sözgelimi Hegel,sanatın, kendisini yaratan özne, kendisi üzerinde durup düşünen özne ve yapıt olmak üzere üç kurucu öğeye ayrıldığını ve sanat yapıtında idéenin göstergesini bulduğunu açıklıyordu.
Devam edecek…
Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 09 September 2010




“Basit olanı görmek de bir marifettir ve asla küçümsememek gerekir.” ne kadar doğru…Hele resim dalında bu dahada öne çıkıyorsanırım…
Basit olarak görülen aslında bilinçliliğin, tecrübeliliğin, görselliğin en üst noktalarından biridir.
tek bir çizgi basitliğine indirdiğiniz görsellik aslında çok büyük anlatımlara gider.
Hatta baz
Avner ziss benim de çok önem verdiğim yazardır…”Estetik” kitabı ise çok büyk zevkle okuduğum kitabı…
Sen yazıyı koyduktan sonra tekrar kitaplıkta bularak içinde dolaştım… Çok yoğun olduğum haldede başladıktan sonra yine bırakamadım.
Ve kitabın 85. sayfasındaki şiir ile ben de katılayım sana dedim…
Bir anda sonsuzluk
Kum tanesinde evren
Bir avuç içinde sınırsızlık
Bir çiçekte derin gökyüzü
william blake
Basit olanı karmaşıklaştırmada pek mahiriz biz insan evlatları. Dolambaçlı yollardan gitmeyi meziyet sayıyoruz her nedense. Sanat, yaşamdır sevgili Nihal ve yaşam basittir aslında. Basit yaşamayı ve buna uygun pratikleri örneğin sanat üretimini bu minvalde her nedense gerçekleştirmekte yetersiz kalıyoruz. Yaşamdan aldıklarımızı, yine yaşama vermekte zorlanıyoruz. Sanki havada asılı kalıyor söylenen, yazılıp çizilenler..
Oysa bakışlarımızı, yaşamsal olana çevirebilsek birçok sorunun da üstesinden gelebileceğiz. Ham hayalcı tutumlardan kurtulup ayaklarımız yere bastığı müddetçe ilerlemek mümkündür.
William Blake, dünya şairi nitelemesini hak eden ender isimlerden biri gerçekten. İlerleyen tarihlerde yayımlamayı düşündüğüm bir şiirini, sen vesile olduğun için paylaşmak istiyorum Nihal.
Sevgi her daim..
Sevgili Murat
Çok güzel bir şiir paylaşmışsın. Çok teşekkür ederim.
“Ve senden bütün istediğim;
Ümit dolu güneşli bir gün”
Dünya şairlerinden olan bu güzel ismi anmakla bile güneşli bir gün yaşıyoruz… Sanatın yaşam olduğuna ve üretmekte geç kaldığımıza da katılıyorum. Günlerin koşturması içinde bu söylediğinle kaç zamandır resim yapmak için fırçayı elime almadığımı düşündüm…
Teşekkür ederim:))
Sevgimle
Bir sevgi kırıntısının bile insanı nasıl motive ettiğini şiir dili ile söylemiyor mu William Blake. Ama salt vermenin sevgi olmadığını, sevginin paylaşmaktan geçtiğini de ekliyor tabii ki. Şiir, bir başka dile çevrildi mi bütün büyüsü kayboluyor ister istemez. Şiir, hangi dilde yazıldı ise o dilde okumak gerekir aslında. Ama sanırım şimdilik böyle bir imkanımız yok. Onun için gerek Blake’i gerekse diğer dünya şairlerini çevirilerinden okuyacağız. Elden bu kadar geliyor.
Tembellik de bir hak şüphesiz. Ama yeteri kadar çalıştıktan sonra tabii ki. Üretimlerini merakla beklediğimi de belirtmek isterim sevgili Nihal.
Yorumların ve sıcak gülümsemen için çok teşekkür ederim..
)
Yolumuza devam edelim. Sevgilerle..
Yola çıktık bir kere!…
Ve dağların arkasında güneş parlıyor…
Yürümeye devam edelim Nihal..
Yazdığın şey ne yaman bir çelişki Murat, parlaklığın farkında olmak ama yine karanlıktan korkmak… üzerinde sayfalar dolusu yazılabilir bu saptamanın inan… Ama farkındalıklardır önemli olan… Eğer bir kere fark edilmişse nasıl yok sayılabilir ki…Karanlık mutlaka olur ve olacaktır… Bilim de bunu der, ama karanlığın sonu da mutlaka güneşle aydınlanacaktır… Önemli olan buna inanmak ve karanlığı doğacak günesin ışıklarının “iç aydınlığı ” ile geçirebilmek değil midir?
Ve tabii ki dediğim gibi “yola çıktık bir kere” karanlıkları bile bile aşmak üzere. Ve en sevdiğim cümlelerden biri “Varamazam bile yolunda ölürüm” demiş ya…
Hasan Hüseyin Korkmazgil’in o güzel ve doyumsuz satırları ise zaten çok güzel anlatıyor bu uğurda yapılanları ve yapılacakları.
Ben de derim ki, henüz yazmaya başladığım, bitmemiş şiirimin ilk dizeleriyle
Böyle zamanlarda
Ruhum kitleniyor
Bunu çözmek ise
Yeterince korkularımı
Yenmekten geçiyor
Ufuk görünene kadar…
Bu arada şiirin son bölümü de olsun istedim,
)
…
Gitmek
nehirlerle yan yana
gitmek
nehirler gibi zor
nehirler gibi çetin
nehirler gibi umutlu
gitmek
nehirlerden de öteye
oraya
taaa oraya
o büyük kurtuluşa
yüreğim
yaralı kuşum
topla ve aç kanatlarını”
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Sevgili Nihal, şüphesiz farkındalıklardır önemli olan. Buna külliyen katılıyorum. Ama söylediğim daha farklı bir şey. Aydınlıkların, güzel günlerin aslında hayal olmadığını, gerçekleşebilir olduğunu, bizden o kadar da uzakta bulunmadığını bilmek ama umarsızca beklemek… Hep beklemek…
Yanı başımızdaki gerçekleşebilir olanların hep bir ertelemeci mantaliteyle “sallandığı” gün gibi aşikar değil mi sevgili Nihal. Kaybettiğimiz, bence bu. Yaşamdan her daim bir beklenti içinde olmak kaygısı, yaşama 1-0 yenik başladığımızın göstergesi aslında. Aydınlığın da karanlığın da bilincindeyiz, ne fayda ki, bilincinde olmak farklı bir boyut, bilinci eyleme dökmek çok farklı bir süreç. Yaşamının temeline eylemselliği, direnmeyi koyan birisi olarak zaman zaman tekrarladığım şu düşüncemi söylemem elzem sanırım bu noktada:
Yaşamın anlamı, harekettedir ve hareket her şeydir. Heraklitos, yüzyılların ötesinden, “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” derken bu gerçekliğe işaret etmez mi ? Durağanlığa, pasifliğe yaşamda yer yok hiçbir zaman. Oturmak, insanı yozlaştırır, çürümesine yol açar. Yaşamla bağını koparanların damarlarında kan yerine irin akar.. Onlar, hiçbir zaman aydınlıkları, ışığın yol göstericiliğini göremezler, bakar kördürler..
Gerçekler katiyen gizlenemez. Belli bir süre gözlerden ırak tutulabilir gerçekler ama nereye kadar?
dileklerimle…
Sevgi her daim..
Bu arada, Hasan Hüseyin’e sevgilerimizi gönderelim Nihal. Anısı her dem tazeliğini koruyor yüreklerimizde..