Toplam okunma 1.038
ana sayfa > sanat kuramı > Yaşam Gerçeğinden Toplum, Sanat ve İnsana Genel Bir Bakış-2

Yaşam Gerçeğinden Toplum, Sanat ve İnsana Genel Bir Bakış-2

Pazar, 31 Ağu 2008 yorum ekle Go to comments

Murat ÖZHAN

Kapitalizmin yarattığı ağır, habis, çirkef çalışma koşulları, insanları robotlaştırırken onların kendilerine ve birbirlerine yabancılaşmalarına yol açıyor. Tüm benliğini ağır ağır yitiren insan, örneğin işyerinde amirinin yaptığı en ufak haksızlıklara karşı gelmek noktasında sesini çıkarmazken/çıkaramazken evde, sokakta en eften püften olaylar karşısında aslan kesilerek kendi yaşamını dahi tehlikeye atabiliyor. Bu paradoksal/aksı durumdan nasıl bir hisse çıkarıla ki? Psiko-nevrotik bir haleti ruhiye içinde, cinnet ve cinayet arasında bir sarkaç misali gidip geliyor insan teki.

Sınıf bilincinden ve mevcut üretim ilişkilerinden bihaber olan; başını sokacak bir evi barkı bulunmayan, aidiyet duygusundan yoksun insanın gözü kararmıştır, üstüne üstlük örgütlülük de hak getire, kaybedecek neyi vardır ki bu yaşamda? Böyle bir toplum yapısının insanından; bırakalım bir sanat yapıtını üretmesini yahut değerlendirmesini kendini bile yerli yerinde tanımasını, bir teraziye koyup tartmasını bekleyemeyiz. Bu hengame içinde, her şeye rağmen dişlilerin çarkları arasında öğütülmekten güç bela sıyrılabilen parmakla sayılacak kadar kişiyi (Burada kastettiğim, sistemin tüm olumsuzluklarını görüp elinden gelen gayreti asgari düzeyde de olsa gösterenlerdir) de herhalde şanslı mı ! saymak gerekiyor ne..

(…)

anlamamak elde değil anlamaksa soykırım
uçup uçup düşmek kalır inanmaklardan
kelebekler konuyor yaşlı salyangozlara
ölülerin gölgesinde diriler güneşleniyor
yakın artık gemileri köprüleri atın artık
kim ne derse desin vazgeçin onarımdan

ne seçilen renklerdeyiz ne gidilen yerlerde
danışıklı gözyaşları yapmacık mutluluklar
soykırımsal bir çoğalma solucanımsı bir eşleme
bir yanımız doğum evi bir yanımız hiroşima
iki bulvar itiyiz biz koşulların kölesiyiz
zincir sesi duydukça sızlar bileklerimiz
(…)
Hasan Hüseyin Korkmazgil

Sistem, insanları adeta robotlaştırıp kendine bağımlı hale getiriyor. Ne menem şey ki bu robotlaşmak? İnsanlar, dur deyince duran, kalk deyince kalkan türünde bir yönelime mi gidiyorlar? Kendi başlarına bağımsız kararlar alıp bunları eyleme dökecek inisiyatiften yoksunlar mı? Acaba böyle hareket ettiğimizde “mee” demeye doğru gittiğimizin bilincine varabilecek miyiz? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün. Ama özünde, “özgür gibi” görünen insanlar, aslında çağdaş bir köleden farksız yaşıyorlar salt Türkiye’de değil hemen hemen dünyanın her yerinde böyle ne yazık ki.” Başkaları”nın bize dayattıkları ölçüsünde yaşamlarımızı sürdürüyoruz. Bize veriliyor ve biz de hiç tereddüt etmeden, sorgusuz sualsiz alıyoruz. Bize sunulanlarla yetinmek zorunda bırakılıyoruz. Düşünmek ve sorgulamak, ”verilenleri” bir süzgeçten geçirip elemek hiç mi hiç aklımıza gelmiyor. Çünkü insan doğası gereği, kolay ve rahat olanı seçer. Üstelik düşünme yetisi, sistem madrabazları tarafından körleştirildiği için ister istemez böyle bir eğilime kucak açıyor insan.

Doğar doğmaz toplumun içine atılan insan, beşikten mezara kadar, o içine düştüğü toplumun kişilik yapısına bürünür. Kişiliğinin gelişiminde, anadilinin biçimlenmesinde, her daim toplum birinci derecede rol oynar. Yani insan, istemese de toplumsal bir varlıktır.. Varlığı, diğer insanların varlığına bağlıdır. ”Onlar” olmadan o da yaşayamaz. Yaşar ama hastalıklı bir ruh halini yedeğine alarak. Çocukluğumda birkaç kez okuduğum Robinson Crusoe romanında bile, Daniel Defoe, adada mahsur kalıp yaşamaya mecbur olan kahramanının karşısına, sonradan,bir yoldaş, bir dost olarak değil de, üzerinde tahakküm kuracağı, mülkiyet hakkına sahip olacağı Cuma adlı bir adalı yerliyi çıkarmak gereği hissetmişti. Burjuva romancısı Defou bile, Crusoe’yu adada tek başına bırakma cesaretini gösterememişti.

İnsan ve sanat ilişkisi açısından nirengi noktası için Robinson Crosou örneği bilinçli bir tercihimdi. Çünkü Daniel Defou, burjuvazinin has temsilcisi olarak kafasından geçenleri (Sömürgecilik, köle ticareti, ”öteki” üzerinde hakimiyet kurma vb.) bu romanında işleme fırsatı yaratmıştı kendine. Yani bir dünya görüşünün tarafı olmuş ve bunu da deyim yerindeyse roman laboratuvarında işlemişti.

Sürecek…

Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 11 February 2012

  1. Kasımpatı
    Pazar, 31 Ağu 2008 zamanında 21:19 | #1

    Seni tebrik ediyorum Beyrek Hocam : )
    Ne güzel irdelemişsin insani gerçekleri..
    Doğar doğmaz evet..İnsanın yazgısı gibi bir şey bu..
    Kimi son derece zengin bir ailenin varisi olarak dünyada tatmadığı güzellik kalmasın diye,kimi Afrika’da bir küçücük bisküvi için yalvarmak için geliyor dünyaya..
    Dolayısıyla öncelikle doğum nedeni olarak bulunduğu şartlara bağımlı insanoğlu.Ne kadar değiştirmeye çabalarsa çabalasın başarı oranı oldukça düşük bu anlamda..
    Ben asla susan,kaderine ,amirine,haksızlıklara vs.boyun eğen,dolayısıyla ”Meeee!”diyen biri olmadım.Olanlardan nefret ettim.Sebeplerini merak ettim.
    Sonuç olarak da şunu öğrendim ki;herkesin bulunduğu şablondan başka bir yerde yer aldığınızda hiç sevilmiyorsunuz.
    Akıl alacak gibi değil bu çarkı.
    Varlığımız gerçekten de içinde bulunduğumuz topluma,kurallarına bağlı.Ya o toplumdan hiç memnun değilsek ? İşte o zaman senin de dediğin gibi cinnet/cinayet arası bir yerlerde gezinmek işten bile değil.Sözün özü insan olmak zor zanaat Hocam..
    Eline sağlık..
    Sevgi ve saygıyla…

  2. beyrek
    Pazar, 31 Ağu 2008 zamanında 23:32 | #2

    Sevgili kasımpatı,

    Yorumların değer katıyor.
    Yaşanan bunca çirkinlik,kokuşmuşluk,onursuzluklar arasında “mee” dememek için yürüttüğün çaba,hakikaten takdire şayan..

    İnsan olmak,acaba gerçekten bu kadar zor mu?Yaşamın tam orta yerinde olabilmek hüner mi ister?Sanmam.

    Zaten çok basit olanı,bu kadar karmaşıklaştırarak yokuşa sürüp çekilmez kılmak bize ne kazandırabilir ki bunca kaybettirdiklerinin yanında?

    Umarım ve dilerim ki yüreğin her daim güzel kala..
    Rotamız,yalancı gözlerden öteye olsun…

  3. nehiro
    Pazartesi, 01 Eyl 2008 zamanında 08:38 | #3

    sevgili beyrek, sistemi
    n insanı yozlaştırdığı o kadar doğru ve gerçek ki…
    o yüzden yağmurlu caddelerin parıltısı gözlerimizi ışıtsa da, beynimiz sellerin ağıdını yakıyor.
    Çünkü gözlüksüz görüyoruz, çıplağını insanların.
    Ve giysilerimizden utanıyoruz…diyerek aynı şeyleri düşündüğümüzü sana daha önceki bir yazımdan alıntı vererek göstermek istiyorum…
    “Sakın sadece yaşadığımızı zannediyor olmayalım. Belki bir makine beynimize gerekli sinyalleri gönderiyor bizde yürüdüğümüzü konuştuğumuzu, aşık olduğumuzu, düşünüyoruzdur. Hatta bir makine size bu satırları okuduğunuzu düşünüyordur. Tabii bana da bu satırları yazdığımı…
    Yan yana sıralanmış kavanozdaki beyinler olduğumuz düşüncesini bir yana bırakıp dış dünya hakkındaki bilgilerimiz nasıl ediniriz düşünelim.
    Bilimin bütün dallarında modellerden yararlanılır. Sadece doğa bilimlerinde değil sosyal bilimlerde de. Modeller bizim gördüklerimiz, gerçekleri görmemize yarayan, bulanıklıkları netleştiren, ama her gözlük gibi gösterdiğini biraz bozan büyüten, küçülten. Yakına neyle bakacağını bildikten sonra sorun yok.
    “Güneşe gözlüksüz bakmaya cesaret edebildikten sonra hiç sorun yok” der Ali Göçmen bir yazısında.
    Alfred Adler Aklın Temel prensibinin hareket yönünün kestirilmesi olduğunu söyler ve bir bitkiyi örnek verir.
    “Bitkilerde bir şekilde bir akıl bulunduğu ortaya çıkarsa, bunun çok şaşırtıcı olacağını” söyler.
    Olacaklar üzerine akıl yürütebilen bir bitki ne düşünecektir?
    “İşte buraya doğru geliyor. Bir dakika sonra üstüme basacak ve ayaklarının altında öleceğim.”
    Böyle bir akla ne gerek var.
    Kavonozdaki beyinler olmak istemiyorsak bu gerçeği görmenin harekete davet anlamına geldiğinizi bilelim.
    Acaba bizi de bitkisel hayata mı soktular?
    Her gün aynı kişiler ve aynı olayları izleyen, insanların bunları hangi akıl ve düşünceyle bıkmadan, tekrar izleyebildiklerine şaşıyorum.
    İnsanlarda bitkiler gibi akıl yürütemez hale geldiler.
    Kendi üzerlerine gelen tehlikeleri bitkiler gibi görüp hissedemiyorlar. Ve televizyonlar karşısından ayrılıp sokağa çıktıklarında yaşamın gerçekleri ve acımasızlıklarıyla karşılaştıklarında, hiçbir tepki gösteremiyorlar, ya sürekli birbirlerine durumlarından şikayet eden, ya da kaderlerine şükreden insanlar haline geliyorlar.”
    Evet yazının 2. kısmına özellikle “İnsan ve sanat ilişkisi açısından nirengi noktası için Robinson Crosou örneği bilinçli bir tercihimdi.”daha sonraki yorumumda değinmek istiyorum yoksa çok uzun olacak…
    Ama yorumumuda bir şiirle bitirmek istiyorum..
    “Gözyaşlarının gücü vardı, eskiden” diyor Adanan Özer.
    “Irmak yüklü adamlardık,
    Tuz katarlarının ardınca giden
    Gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden
    Açılırdı hayal, tuzun suda
    Bukağası çözülürken”
    Şiir bizi çekip alıyor gömüldüğümüz bataklığın kucağından,
    Dizelere yapışıp ayaklanıyoruz,
    Gözyaşlarımız gücünü kaybetti.

    Felaketlere alışırken “dilsiz bir kuytuda gülüyor şair”
    Onlar ki topraktan karışınca
    Havada kuş kadar çoktular,
    Korkak,
    Cesur,
    Cahil.
    Hakim ve çoktular.
    sevgi, ışık çokça da renk….seninle olsun…

  4. dulsinyam
    Pazartesi, 01 Eyl 2008 zamanında 14:10 | #4

    Yeni körler peydahlarız uyur uyanır
    Ayak altında ezile dursun karınca sürüleri
    Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel
    Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
    Rıfat ILGAZ

  5. beyrek
    Pazartesi, 01 Eyl 2008 zamanında 20:11 | #5

    Sevgili nehiro,

    Bu apaçık gerçeklik karşısında,“sanmak”ların aldanmalarını yaşıyor ve hala onun kıyılarında dolaşıyor isek vay halimize..

    Sanıyorum sorun,kendimiz olamamamız…Gülücüklerimiz,jest ve mimiklerimiz,hatta küfürlerimiz bile sanki hep taklitten ibaretmiş gibi geliyor bana..

    Dostoyevski’nin bir romanında idi tam olarak hatırlayamıyorum ama taklitçilik konusunda durumun vahametini ortaya koyuyordu.Rus yazar,söylediğimiz yalanların dahi başkalarına ait olduğunu yazarken,aslında çok ciddi bir eleştiride bulunuyordu insan davranışına dair.

    Bu arada,sevgili kasımpatı ile birçok konuda örtüştüğünüzü de sevinerek izliyorum.

    Sevgi her daim..
    ————
    Sevgili dulsinyam,
    Şiirle katılman çok güzel ve anlamlı.

    Sevgilerle..

  6. nehiro
    Salı, 02 Eyl 2008 zamanında 08:13 | #6

    Bence “sanmak” ların aldanmalarını yaşamamak için surguluyoruz…
    Sence,o kıyılarda dolaşılmaması için de uyarıyor olamazmıyız insanları?…
    Taklit ise daima aslını yaşatır…diyor bu taklit dolu dünyadan sanattaki bireyselliğe sığınarak kaçmanın en doğru yol olduğunu düşünüyorum…
    Rus yazarın sözü de çok doğru..
    heleki söyliyecek yalanı olmayanların başkalalarının yalanını kullanması bir o kadar gerçek bir o kadar da ciddi…

  1. şimdilik geri bağlantı yok

olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları