Yaşam Gerçeğinden Toplum, Sanat ve İnsana Genel Bir Bakış-3
Murat ÖZHAN
Bireyci dünya görüşünü yahut “sanat için sanat” anlayışını savunanların temel tezi şu: “Ben, başkaları için değil kendim için yaşarım, kendim için yazarım. Beni diğerleri ilgilendirmez. Hem ben başkaları için yazmadığımdan, anlaşılmak gibi kaygıları da taşımam. Toplum ya da halk benim için ‘vız gelir, tırıs gider’ “ Kısaca böyle. Bu anlayışı savunanları her nedense anlamakta zorluk çekiyorum. Neden mi?Bir önceki bölümde, insanın toplumun koşullarının ürünü olduğunu vurgulamam bundandı. İnsan, istemese de toplumsal bir varlıktır. Çünkü her “ben”, ancak ve ancak “sen”le var olabilir. Bunu tersinden de söylersek her “sen”, bir “ben”le mümkündür. Dolayısıyla diyalektik açıdan, biri olmadan öteki asla var olamaz. Kadın olmazsa erkek de olmazdı. İşte “ben” ve “sen” in birliği, “biz”i meydana getirir ki en az iki kişi de bir toplumdur.
Her anlaşmak temennisi, içeriğinde ikili bir karşı olumu barındırır. ”Anlaşmak”ta, alan ve veren vardır. Zaten iletişim dediğimiz de bu her alan ve veren arasındaki bağ değil midir? Veren sağlıklı bir şekilde veremezse yahut verenin böyle bir derdi yoksa(Anlaşılmak gibi) alanın, almak isteyenin ne suçu, günahı olabilir ki? İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara…
Aslında bu anlaşılmak-anlaşılmazlık sorunsalı yüzyıllardır sanat dünyasında sürgit bir tartışmadır. Bu kayıkçı kavgası, günümüz içre değerler dünyasında epey bir gereksiz zaman harcanmasına ve bunun yanında kafa karışıklığına da yol açmakta ne yazık ki. Burjuvazinin lejyonerleri, işlerini öyle bir tereyağından kıl çekercesine yürütüyorlar ki, bir bakıyorsunuz sanatta postmodern akım adı altında, bir bakıyorsunuz eğitimde yahut farklı işkollarında toplam kalite yönetimi adı ile piyasacılık mantığını zihinlere çok iyi bir şekilde zerkediyorlar. Yani kısacası yaşamımız hem kültürel hem de ekonomik yönüyle bireyciliğin kuşatması altında.
Sanatın sanat için olduğu savını ileri sürenler, acaba kendi şiirlerinin yahut eserlerinin okunup beğenilmesini hem de tumturaklı ve tutkulu bir şekilde niçin isterler ki? Hem onları kimler okuyup değerlendirecektir ki? İnsan dediğimiz de, harmandan yeni çıkmış saman değildir ki.. Entel şairin, yazarın, ressamın eserini sular seller gibi yutabilmesi için illa ki belli bir bilgi ve kültür birikimine ihtiyacı vardır insanın. O açıdan, bireyciler, otursunlar fildişi kulelerinde, kendi şiirleriyle baş başa kalıp oyalansınlar! Sanatın da, eğitimin de, teknolojinin de yaşam için dolayısıyla “insan” için olduğu gerçeğini göz ardı mı edelim? Her şey ama her şey, tüm çabamız ve özverimiz insanlığın daha iyi bir noktaya gelmesi üzerine kurulu değil midir? Bu bağlamda sanat da bir araçtır. En azından ben böyle düşünüyorum. Yoksa salt sanat için sanat, insanlığın ilerlemesinde bir arpa boyu yol aldıramaz; çünkü doğası gereği bireycidir ve bireyci(bireysel değil) düşünüş tarzı bencildir. Bencillikle, yani diğerinin sırtına binerek yahut ümüğünü sıkarak, olur olmaz yerde çelmeler atarak, haince faklar kurarak ilerlemek mümkün mü? Bireyci (Lütfen dikkat edile “bireysel” liği ısrarla bireycilikten ayırıyorum.) düşünüş ve uygulama, şu yaşlı dünyamızda her daim kan, gözyaşı, hiddet ve ölüm getirmemiş midir? Dünya tarihi, bu konuda binlerce örnek sunuyor önümüze. En basitinden, özel mülkiyetin nasıl ortaya çıktığı ve yarattığı bunca tahribat ortada iken… (İlgili duyanlar, özel mülkiyetin ortaya çıkışı için Friedrich Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı kitabına bakabilirler.
Sürecek…
Bugün 3 kez okundu. Son okunma tarihi, 11 February 2012



Merhaba beyrek
“Bireyciler otursun fildişi kulelerinde kendi yaptıklarını izlesinler diyorsun” hayır yanlış bence her ne kadar bireyselliği kastetmiyorum desende bence hiçbir sanatçı sadece kendisi için yapmaz eserlerini, mutlaka yaptığı her eserin bir kitlesi olmasını ister az veya çok anlayan veya anlamayan ama ulaşsın bir yerlere çünkü söylemek istediği kendi için değil diğerleri içindir… ama söyleme yoluna karışılmasın ve bireyselliği de ortaya çıksın ister…
Söyleme yollarını hep anlayan insanlara göre seçerse de daima karşıdaki insanların olduğu yerden bir şeyler yapmak zorunda kalır…
İlerleme kaydedemez çünkü her ilerleme her zaman durağan insanlar tarafından son derece tepkili karşılanır… insanlar daima oldukları yerde, emin olarak durmak isterler…değişiklikleri sevmezler…
Hiç birisi dalgalı denizleri, zor yolları istemez. Bilmedikleri serüvenlerde yolu nereye çıkacağı belli olmayan sokaklarda dolaşmak istemez.
Sıradan sabahların mahmurluğuna alışmışlar için, bir şafak vakti aniden geçmişinden ve bu gününden vazgeçmek ve içinde her nasılsa saklamayı başarmış, bir yarın veya sadece bir düş için heyecanının kanadına tutunarak havalanmak cesaret ister….
Sırtlarını emin dağlara dayamak isterler. Emin limanları isterler… Statükoculardır daima… değişim zor gelir… yeni zor gelir… yorulmak öğrenmek istemezler.
Biraz okuyayım bilgi edineyim ya da bu insan acaba ne demek istiyor diye kendilerini zahmete sokmazlar…. hazır verilsin beynini çalıştırmasın isterler… Kolaycılığa alıştırılmıştır yani insanlarımız…Çocukluklarından itibaren yerlerine her şeyi yapan anne babaya verirler yükü… Öyle de gider…hatta resimde sadece tabiattan tanıdıklarını görmek isterler…sanatçı ağacın sesini duymuş ve yapmış kimin umurunda onlar bildikleri şekli ister.
Sanatçı ise daima öndedir karanlıkların içinde ışığı, eskilerin içinde yeniyi arar… yetinmez durmaz… korkmaz… yorulmaz…daima araştırır…Ona verilenle yetinmez… Sorular sorar, cevaplarla yetinmez…var olandan yola çıkarak başkasını yenisini yaratmak üretmek ister bu da diğer insanları korkutur.
Eğer sadece toplum için sanat yapılsaydı insanlar hep aynı yerde kalırdı. da denilebilir ki ( Ben o kadar katı değilim) O zaman da sabah programları, evlilik yarışamalarını, saçma sapan dizileri yozlaşmış programları halk bunu istiyor bunu anlıyor diye devamlı veren tv lerde oynatılması zihniyetine uygun düşer ki.. zaten yurdumuzda yapılan da bu dur… halk için yapma eğilimine gidilirse ki gidiliyor… halk istiyor diye onları veriyorlar ( tabii burada politik bazı oyunlar, halkın beynini uyutma gibi bir takım sistemsel konularda işin içine giriyor. Ama onlar şu an için farklı platformlarda değerlendirilmeli) belgeseller, ya da tartışma programları, ya da klasik müzik programları gece 12 den sonraya atılıyor ya da rayting getirmiyor diye kaldırılıyor.
Halk arabeski seviyor ve anlıyor diye devamlı arabesk müzik mi yapılmalıdır.Hayır …
Yenisini daha güzelini daha iyisini sanat adına insanlık adına insanlara yol göstermek adına yapmak gerekir… işte tam bu nokta …kılıç gibi keskindir…
Bu noktada ne sanatı halk için yapmak gerekir ne de çok marjinal olarak halktan tamamen sıyrılıp sizin dediğiniz fildişi kulelere çıkmak öylesine zor bir iştir ki bu halktan kopmadan halktan ilersini yapmak…
Bir laf vardır delilikle dahilik arasında ince bir çizgi vardır diye…
İşte bu da öyle ince bir çizgidir… Hem halka uygun hem halkın daha görmediği ve bilmediği bir şeyi sunmak buradaki anlaşılamama tehlikesi işte sanatçıyı devamlı yalnızlığa ve sanatı sanat için yapmaya itmiştir…
Anlaşılmama korkusu tüm sanatçılarda vardır ki bu normaldir çünkü bir çoğu yaşadığı süre içinde gerçekten anlaşılamayıp, yalnızlıklarında kaybolarak… anlaşılmayan ve para etmeyen eserleri içinde aç yoksul şekilde ölmüşlerdir…
Kendileri yaşarken anlaşılamayan ve sadece kendilerinin sanat için yaptığı eserler onun yaşadığı zaman dilimine çok sonraları ulaşabilen halk için onun ölümünden uzun yıllar sonra anlaşa bilinir hale gelmiş ve artık değer kazanmaya başlamıştır…
Ama Heyhat…
Sanatçı artık yoktur…
Eserleri halkla buluşsa bile o yoktur…
Ve o anda yaşayan diğer sanatçılar yine anlaşılamamakta ve sanatını sanat için yapmaktadır…
Çünkü toplum ondan çoook gerilerdedir…
Onun için de onun adı SANATÇIDIR…
sanırım aramızda iletişim eksikliği ya da farklı bir şey var çünkü duygu ve düşünce boyutunda büyük benzerlikler yaşamımıza rağmen arada birbirimize kırılıyoruz.
Seni blogumda uzun süredir göremediğimden sanırım bende senin bloğuna uğramadım. Ama sanma ki yazdıklarına yorum yapmadım hepsinin ayrı ayrı yorumu var bende…üstelik sende benim yorumlarıma önem verdiğini belirtmiştin daha önce…öyle bir konuyu hem de öylesine işlemişin ki artık küslüğü bırakmak gerekir diye düşündüm ( bu da işin şakası tabii ki)
Merhaba sevgili nehiro,
Öncelikle, düşüncelerini paylaştığın için teşekkür ediyorum.Yazını baştan sona birkaç kez okudum ve lütfen yanlış anlama ama çok ciddi anlamda tutarsızlıklar yaşadığını düşünüyorum.Karmakarışık düşünceler içindesin.Tam olarak neyi savunduğunu anlayamadım açıkçası.Sen toplumcu musun yoksa bireyci mi?Yoksa hem nalına hem mıhına mı?Yazındaki hakim unsur,insanların tümünü,halkı aşağılamak,karalamak üzerine kurulmuş adeta.Kusura bakma ama sen de o fildişi kulelerinde oturup halka tepeden bakıp uzaktan uzağa ahkam kesen entellere mi benzemek istiyorsun?Şayet öyle ise sana sözüm yok..Yazılarımda toplumcu ve bireyci sanata dair oldukça açık olduğuna inandığım tahlillerle geliyorum.Bunun için bu konuda sana cevap vermeyeceğim.Çünkü söylenenlerin tekrarından ibaret olacaktır.Anlayışla karşılayacağını umuyor ve halka dair dile getirdiğin görüşlere izninle yanıt niteliğinde bir iki sözüm olacak.(Gerçi bu da bir nevi,toplumcu sanatı savunu olacak ya neyse!)
Yazılarımda her daim bir tarafım.Bu tercihim de yaşamım boyunca hep emekten,halktan,barıştan ve sevgiden yana olmuştur.Yaşamımda kendimle çelişecek uygulama ve düşünceler, aklım erdiğince,hareket kabiliyetim olduğu müddetçe yer bulmadı(Bundan sonra da umarım yer bulmaz.Benden her daim uzak kalır).Buna çok dikkat ederim.Çünkü bunu bir yaşama felsefesi olarak ele aldım hep.Hiçbir zaman da kolayı seçmedim.Burada bir övünç vesilesi olarak değil de yeri geldiği için söylüyorum,yaşantımda,birçok sıkıntı,eza ve açmazları yaşadım.Ama bundan ötürü hiçbir zaman,gocunmadım,şikayet etmedim,kimseyi suçlama kolaycılığına düşmedim.Bilakis onur duydum yaşadıklarımdan..
Diyorsun ki:
“Eğer sadece toplum için sanat yapılsaydı insanlar hep aynı yerde kalırdı. da denilebilir ki ( Ben o kadar katı değilim) O zaman da sabah programları, evlilik yarışamalarını, saçma sapan dizileri yozlaşmış programları halk bunu istiyor bunu anlıyor diye devamlı veren tv lerde oynatılması zihniyetine uygun düşer ki.. zaten yurdumuzda yapılan da bu dur… halk için yapma eğilimine gidilirse ki gidiliyor… halk istiyor diye onları veriyorlar ( tabii burada politik bazı oyunlar, halkın beynini uyutma gibi bir takım sistemsel konularda işin içine giriyor. Ama onlar şu an için farklı platformlarda değerlendirilmeli)” Niye farklı platformlarda değerlendirilsin ki ? Konuyla bire bir bağlantılı değil mi?
Sadece “toplum için sanat” çerçevesinde kalındığında yani bir başka deyişle bu fasit daire içinde kalındıkça insanların hep aynı noktada kalacağı düşüncesini neye dayanarak sunduğunu anlayamadım.O sabah programlarını yahut evlilik yarışmalarını vb. kastediyorsan şayet,bunun suçlusu o programları adeta seçenek olmaksızın izlemek zorunda bırakılan halk mı yoksa o televizyonların sahipleri olan büyük sermayedarlar mıdır ?Halk ne yazık ki çaresiz bırakılıyor.Velhasıl,ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyor egemen güç.Şunu asla gözden ırak tutmamak lazım.Hiçbir egemen güç,kendi geleceğini kendi elleriyle rizikoya atmaz.Dolayısıyla elbette ki sermaye sınıfı,kendi bekasını sağlamak pahasına ıvır zıvır programları dolgu maddesi olarak kullanacaktır.Kendileri açısından gayet tutarlı bir davranış biçimi.Bu açıdan yadırgamıyorum.Biz esas olarak ne yapıyoruz?Fırsat buldukça en iyi yaptığımız şeyi.Vur halkın kafasına.Patron gazetecinin kafasına,gazeteci halkın kafasına…Öğretmen öğrencinin,kocası karısının kafasına..Vuran vurana.Nedir bu ya? Ha şu kadim mevzu:Güçlü olan,güçsüzü ezer.Büyük balık,küçük balığı yer,vur abalıya… vb.vb.vb.
Şimdi düşünüyorum da, halkı aşağılayıp suçlayarak demokrat,solcu,ilerici,aydın pozlarına girenler acaba kendileriyle çelişmiyorlar mı sevgili nehiro? 15 Eylül tarihli bugünkü “Adı Türkiye” adlı yazının giriş paragrafında Atatürk’ten bahsetmişsin.Ne kadar güzel.Peki o Mustafa Kemal’in,dünyanın mazlum milletlerine de örnek olmuş Kurtuluş Savaşı’nı gökten zembille inmiş bir halkla mı kazandığını düşünüyorsun? Yani demem o ki,siz halka güzel şeylerle gider,halka inanıp güvenirseniz halk da size güvenir.Tıpkı Kurtuluş Savaşı’nda canını,varını yoğunu ortaya koyan halk gibi.
Bak benzer konuda Lenin’in o dönem Rusya’sında neler yaşadığını anlatan küçük ama bir başyapıt niteliğinde kitabı var.Bütün demokrat ve solcu geçinenlerin ibret namına okuması gereken bir başucu kitabı bu: “SOL” KOMÜNİZM,BİR ÇOCUKLUK HASTALIĞI.Lenin halden anlamazlara nasıl da cevap veriyor bu kitabında.Çarlık Duma’sında ve sarı sendikalarda yer alınıp alınmaması,mücadele edilip edilmemesi tartışması yaşanır.Lenin her koşulda Duma’da yer alınarak o kürsünün kullanılması ve işbirlikçi sendikalar içerisinde bizzat mücadele ederek tavır alınması gerektiğini belirtir.Ona karşı olanlar, “tek yol devrim”, “bu yapılar içinde yer alınamaz,işbirlikçi işçilerle bir yere gidilemez” naralarını uzaktan atmakla yetinen klikler, bugünkü tatlı su demokratlarının dedeleridir. Sevgili nehiro,halka inanmak ,onu eğitmek gerekiyor.Ama bu,egemen şer odaklarının her türlü araç-gereci,muazzam gücü varken;bilgiyi,gerçeği eğip bükerek çok farklı bir şekilde sunmaları söz konusu iken şüphesiz meşakkatli bir iş ve süreçtir.Kişiliği zayıf insanların,inatla,ısrarla,sebatla,yılmadan yürümeleri çok zordur.Bir zaman sonra,çözülüp pes etmeleri içten bile değildir.Oysaki çelik zırhını bürünmüş yani beli bir dünya görüşünü iyi hazmetmiş insanlar yollarına çıkan handikapları çok rahatlıkla aşabildikleri gibi çevrelerine de yararlı olurlar.Her daim vurguladığım söz ve eylem birlikteliğini işe koşarlar bu insanlar. Bulunduğumuz,durduğumuz yerde lafla peynir gemisi yürümüyor ne yazık ki.Bizzat eyleyerek,yürüyerek,hareket ederek zorluklar başarılabilir.Özveriyle,sebatla,kararlılıkla halkın içinde çalışmak,halkı eğitmek gerçek anlamda özgürlüğe götürür..Yoksa gerisi lafı güzaftır.
Öz olarak şu:
1-Biz emekçiler,bulunduğumuz çalışma koşulları içinde,kendimizce bildiğimiz yahut diğer çalışanlarca görülen olumsuzluk ve aksaklıkları ne oranda düzeltme çabası ve kararlılığındayız?
2-Şayet biz,yanı başımızdaki birtakım kirliliklerin temizlenmesi adına örgütleme yönünde bir faaliyet yürütmüyorsak eleştirmeye,söz söylemeye hakkımız var mıdır?
3-Neredeyse hemen her şeyi(Emekçiler ve halk cephesinden,halk için söylenen yahut yapılan her türlü iyi niyetli girişimi kastediyorum burada) olumsuzlayarak,her şeye baş aşağı bakarak “Ne yapılırsa yapılsın nasıl olsa hiçbir şey değişmeyecek” zihniyetini bertaraf etmek mümkün mü?
4-Değişmeye ve değiştirmeye neden önce kendimizden başlamıyoruz?
Tüm düşünceler,özünü yaşamdan alır.Çünkü aslolan,belirleyici olan yaşamdır.Yaşamdan beslenmeyenin sonu,çürümedir,yozlaşmadır,kokuşmadır.Sanatta da yaşamdan beslenmeyip fildişi kulelerinde kulağının üzerine yatanların sonu çürümedir,unutulmaya yüz tutmak demektir.
Çünkü yaşam devrimcidir.Çünkü yaşam,her daim hareket ve değişim halindedir.Bağdaş kurup oturmak,hareketsiz kalmak yıkar insanı.Yok oluşunu hazırlar adeta.Oysaki yürüyüş eyleyen,hareket eden her daim biraz daha ileriye gider ve yaşamın içinde yer alır.
Yerimizden kıpırdamadan yürüyemeyiz,yürümeden değişemeyiz,değişmeden değiştiremeyiz.
Son söz:
Yaşamı ve halkı arkasına almayan hiçbir girişimin başarı şansı yoktur.
Sevgilerle..
Not:Kırgın değilim nehiro.Sadece şu süreçte yazdıklarına yorum yapma ihtiyacı hissetmedim.Yanlış bir algıya sebebiyet verdi isem üzülürüm..
Evet Beyrek tekrar merhaba…
biliyormusun genelde yorumuna hemen cevap verirdim. bu sefer özellikle bıraktım, bir süre sonra tekrar okudum, sonra tekrar…
nerelerde seninle birleşip nerelerde ayrıldığımızı bu sefer iyice anlamak istedim…bu sefer sondan başlayacağım…
” şu süreçte yazdıklarına yorum yapma ihtiyacı hissetmedim”demişsin
peki öyle olsun…
daha sonra “Son söz:
Yaşamı ve halkı arkasına almayan hiçbir girişimin başarı şansı yoktur.” demişin buna da sonuna kadar katılıyorum.yaşam la ilgili, insanla ilgili, harketle ilgili tüm yazdıklarınızda ve düşündüklerinizde aynı şeyleri paylaşıyoruz.
sevgili beyrek şimdi ayrıldığımız ve senin beni tutarsızlıkla ve kafa karışıklığı ile suçladığın benim kişiliğimin 2. yönü olan sanatçı gözüyle bakma tarafıma gelirsek…
sanırım sorun burada…ben bireyci değilim hiç bir şekilde…
Ama Sanatta bireysellikten yanayım kesinlikle…
hayatımın hiç bir döneminde hem nalına hem mıhına yapmadım…
ve bu yüzden de hep kaybettim… ama hiç farketmez kaybettiklerim…
Halkı aşşağılamak gibi bir niyetim asla yok… bunu sana daha önce de yazmıştım…
sadece bir “sanatçı kişiliği” de biraz insanların anlaması için sanatçı ruhun içinde olanları yansıtmaya onların yalnızlığını ve duygularını anlatabilmeyi arzuyorum.
yani bir insan ve bir sanatçı olan ben… sana her iki yönümle duygularumı ve düşüncelerimi anlatıyorum…yalnız sen çok sert bir çizgide bakıyorsun (afedersin kelimelerimi dikkatli seçmeye çalışıyorum.)anladığım kadarıyla sende herşey siyah ve beyaz grilere yer yok…ki yazımda zaten bu işin bir bıçak sırtı gibi olduğunu yazmıştım.
Hayır ben o entellere benzemek istemiyorum…. ve onlardan birisi değilim benim farkım işte burada zaten…
ama onları da hemen yaftalamak yerine onları da anlamaya çalışıyorum…
nasıl hayatımı toplumu insanları anlamaya onlara hizmet atmeye adamışsam, biraz da entel dediğimiz bu fildişi kulelerine çekilmiş ne yazıkki…(ne yazık diyorum çünkü inanıyorum ki koparken onlarda kopmak istemezlerdi, tabii bazı istisnalar varsa da konumuz onlar değil) biz den kopmuş olan insanları da biraz olsun anlayabilirmiyim diye uğraşıyorum…ve uğraşacağım eminim çünkü tek değil çok yönlü yaşamayı grileri çözmeyi seviyorum…
sende yaşamında hep emekten , halktan,barıştan ve sevgiden yana olduğun anlatıyorsun ne güzel…
Ama ben de bunlardan yanayım benim tek farkım bir de sanatçı yanımın olması ve bunu getirdiği bazı duygu karmaşalarını yaşayarak bunu sanatıma yansıtarak üretebilme özelliğim …
bende kendimle çelişecek uygulama ve düşünceler olmadı diyorsun o da ne güzel…
Ama bende çelişen, soran soruşturan duygu ve düşünceler var
çünkü sanatçılık bunu gerektiriyor… çelişen duygularım olmasa resim yapamam ki
suçlamadan ve yargılamadan anlamaya çalışmanı diliyorum…
“Sevgili nehiro,halka inanmak ,onu eğitmek gerekiyor.Ama bu,egemen şer odaklarının her türlü araç-gereci,muazzam gücü varken;bilgiyi,gerçeği eğip bükerek çok farklı bir şekilde sunmaları söz konusu iken şüphesiz meşakkatli bir iş ve süreçtir” yazmışsın ne kadar doğru benim söylediğim de halkımızın eğitimindeki eksiklik. Ama bunu gidermek iöçin de halkımızın bu eğitilmeyi istemesi önemli…
İstemeden eğitilemezler çünkü…
o zaman onlara hazır verilenleri alırlar ve çoğunlukla öyle oluyor…aslında aynı şeyleri söylüyoruz…
Aramızdaki tek fark senin eğitimci benim sanatçı gözüyle konuya yaklaşmamız…diye düşünüyorum…
…yinede ne olursa olsun bütün bunları tartışabilecek ve paylaşabilecek yürek ve beyin bulmak zamanımızda oldukça değerli sana teşekkür ediyor sevgilerimi yolluyorum…
Merhaba nehiro,
Yaşama felsefesini,sevgi ve barışla örmüş bir insana “sert” nitelemesini yakıştırdığın için teşekkürler.Çok mülayimsin
)
” şu süreçte yazdıklarına yorum yapma ihtiyacı hissetmedim”demişsin
peki öyle olsun…
Bu,”peki öyle olsun” ifadesinde,biraz sitem kokuları alıyorum ama hemen öyle önyargılı olma.Çünkü hakikaten ihtiyaç hissetmedim.Öyle gerekti işte.Ayrıca,şunu söyleyeyim nehiro,seninle tartışmak,görüş alışverişinde bulunmak güzel.Senin ifadenle her ne kadar,sen olaylara sanatçı;ben eğitimci duyarlılığıyla yaklaşıyorsam da,aslında sanatçı da eğitimci de birer insandır.Biz insan olmanın pencesinden bakıyoruz.Önce insan,inadına insan kalabilmek adına sevgili nehiro..
Diyorsun ki :
“yani bir insan ve bir sanatçı olan ben… sana her iki yönümle duygularumı ve düşüncelerimi anlatıyorum…yalnız sen çok sert bir çizgide bakıyorsun (afedersin kelimelerimi dikkatli seçmeye çalışıyorum.)anladığım kadarıyla sende herşey siyah ve beyaz grilere yer yok…ki yazımda zaten bu işin bir bıçak sırtı gibi olduğunu yazmıştım.”
Yukarıya alıntıladığım paragrafında çok sert(sana göre tabii ki,bence hiç öyle değil) bir çizgiden baktığımı,bende her şeyin siyah ve beyaz olarak ayrılıp grilere yer vermediğimi yazmışsın ki bunu bir tarafın yanında olmamdan ötürü yazdı isen sonuna kadar doğru,arkasında duruyorum düşüncelerimin.Durulan,bakılan yerden net ve açık bir şekilde kendini ifade etmek siyah-beyazlık ise evet siyah-beyazım ben.Sevgili nehiro şunu söylemek isterim ki,bugüne kadar başımıza her ne geldi ise bu grilikler yüzünden gelmemiş midir?Bahsettiğin grilik bana her nedense fluluğu çağrıştırıyor ve her flu oluş hali ne yazık ki,aynı zamanda belirsizlikleri,önümüzü bu alaca bulacada görememeyi beraberinde getirir.Bunun adı tastamam iki arada bir derede kalmak”tır.
“Hayır ben o entellere benzemek istemiyorum…. ve onlardan birisi değilim benim farkım işte burada zaten…
ama onları da hemen yaftalamak yerine onları da anlamaya çalışıyorum…”
diyerek o entellere benzemek istemediğini,farkının ise zaten bu olduğunu belirtiyorsun.Peki,bir önceki iletimde buna değindiğim için tekrar girmiyorum.Şu düşüncene kesinlikle katılmıyorum:Onları anlamaya çalışmak.. Sevgili nehiro,onların anlaşılmak,halkla birlikte hareket etmek gibi bir kaygıları yok ki.Dar bir çevre içinde vicdan rahatlatmak adına körler sağırlar birbirini ağırlar misali geçinip gidiyorlar işte.Ortaya koydukları ürüne de sanat eseri deyip yere göğe sığdıramıyorlar.Tekrar sokmak isterim:”E halk beni anlamıyor,ben de ona küser,kendi kabuğuma çekilir,bireyselliğimi sonuna kadar özgürce yaşar,böylece ömrümü tüketirim.” şeklinde çocukça ve anlamsız davranışlar mı sergilemek aydın tavrıdır?Bu konuda(Entel diye tanımladıklarımızın,yazdıklarının yahut söylediklerinin ne kadar anlaşılıp anlaşılmadıklarına dair),zamanında epey yankılar uyandırmış nefis bir kitap okuyorum.Bu kitabı tanıtan bir yazıyı ilerleyen günlerde kaleme almayı düşünüyorum.
Son olarak şunu söylemek istiyorum: Bir dil etkinliğinde dört temel dil becerisi vardır:okuma,dinleme;konuşma ve yazma.Yazma becerisi bu etkinliklerden en zor olanıdır.İnsanın kafasındaki duygu ve düşünceleri,belli bir sıra gözeterek derli toplu bir şekilde kağıda aktarması hakikaten kolay değil.Hele hele sanal bir dünyanın imkanları ile yazı aracı kullanılarak iletişim kurulmaya çalışılıyorsa,bu zorluk ikiye katlanıyor.Demem şu ki;eleştiri olacaksa,ki şüphesiz olacak,eleştiriyi yapan kişi,en azından o yazıyı yazanın gösterdiği emeğin,harcadığı zamanın yarısını harcamalı ki eleştiri yerini bulsun.Bilhassa yazıda,ilk okumalarımızdaki algılarımız bizi yanlış yönlendirebilir.Çünkü,algımız,karşımızdakinin verdiği/verebildiği kadardır.Tersinden de düşünülebilir.Verdiğimiz,karşımızdakinin aldığı kadardır.Bundan ötürü söz konusu yazı,farklı zaman dilimlerinde,birkaç kez okunmalı ve değerlendirme buna göre yapılmalıdır.Böyle bir yönelim geliştirildiği takdirde,ele alınan yazının da,eleştirinin de,yorumun da her ne ise işte,daha sağlıklı,daha isabetli,daha yapıcı olacağından emin olunabilir.
Duyarlılığın için teşekkür ederken umarım ve dilerim ki icra ettiğin sanat yaşam bulsun.
Sevgi her daim..
…Beyaz-gri karınlı bu alev
-arzulaması yalıyor soğuk uzaklıkları,
hep daha arı yüksekliklere uzatıyor boynunu-
sabırsızlıkla dikelmiş bir yılan:
bu işareti takıyorum kendi kendime.
Benim ruhumdur bu alev…
FRİEDRİCH NİETZSCHE
sevgiler…
Bir önceki iletimde:
Tekrar sokmak isterim:”E halk beni anlamıyor,ben de ona küser…
şeklindeki ifademi aşağıdaki gibi düzeltir,yanlıştan ötürü özür dilerim.
Tekrar sormak isterim:”E halk beni anlamıyor,ben de ona küser…
Gri takıntını anlıyorum sevgili nehiro.Ama şiirde geçen o dizede,beyaz-gri alev,boynunu uzatıyor hep daha yükseklere diyor ya şair,aman ha fazla uzatılan kelleyi de kaptırmamak lazım.ne olur ne olmaz.Tedbiri elden bırakmamalı
)