Yaşam Gerçeğinden Toplum, Sanat ve İnsana Genel Bir Bakış-4
Murat ÖZHAN
hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen
merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Şeyh Galip
(iyi bak kendine alemin özüsün sen
kainatın gözbebeği olan insansın sen)
Bugünkü gelinen aşamayı, dünyanın katettiği mesafeyi, geçmişte yaşamışların kültürüne, buluşuna, emeğine borçluyuz. Her türlü bilimsel, teknolojik, kültürel bilgi ve birikim geçmişteki mirasın üzerine inşa edilerek bu noktaya gelinmiştir ve her ne üretilip ortaya koyuluyorsa insana hizmet etmesi amacıyladır. Tüm buluşlar, tüm yazılıp çizilenler, insanlığın insanca yaşama olanaklarına kavuşturulması adına olmalıdır. Oysa yaşadığımız yüzyıl ve öncesi, her daim tıpkı üretim araçlarında olduğu gibi, bilginin tekeline de hakim olan egemen sınıflar, halk yığınlarını kolayca yönetmeyi başarmışlardır.
İlkçağ filozoflarından Sokrates boşuna “Bilgi,güçtür.” dememişti şüphesiz. Artık dünyanın süper güçleri bile itiraf ve kabul etmektedirler ki, insanlık tarihi boyunca yoksulluğun, açlığın temel nedeni yetersiz üretim değil, üretilenlerin dengesiz dağılımı ve üretim araçları mülkiyetinin bir avuç azınlığın elinde olmasıdır. Kapitalist toplum düzeninde, bilgiyi patentleyerek kendi mülkiyetine geçirenlerin -ki böyle bir hakları olmadığını düşünüyorum-, ürettikleri eserlerini piyasaya sürerek “Ben bunları parası olana satarım.” deme lüksleri olmamalıdır. Çünkü onun gibi “görünen” bu eser, aslında insanlığın kültür mirası üzerinden şekillenmiştir. Nasıl ki Galilei olmadan Einstein’ı düşünemiyorsak yahut Yunus, Şeyh Bedrettin, Karacaoğlan, Dadaloğlu olmadan Nazım’ı düşünemiyorsak, üretilen eserin patentlenmesi zihniyetini, kültürel süreklilik bağlamında düşündüğümüzde reddetmemiz gerekir. Sovyetler Birliği, devrimin gerçekleştiği andan bu yana, ülkesindeki tüm sanat ve kültür ürünlerini dünya halklarının kullanımına hem de telif ödemeden açmış, aynı şekilde dünyadaki diğer devletlerde üretilen kültür ve sanat ürünlerini telif ödemeden çoğaltıp kendi halkına yararlandıracağını ilan etmiştir.
Her şey insan için ve insanlık adınadır. Bunun yolu söylediklerimizi ete kemiğe büründürmekten yani pratiğe dökmekten geçiyor. Eyleme geçirilemeyen her söz, “kuru söz”den ibarettir. Çünkü aslolan yaşamdır, yaşamın tam orta yerinde olabilmektir. Yaşam, yürüyüş eylemektir, harekettir, miskinlikten silkinmektir. Hani atalarımız demiş ya “Kervan, yolda düzelir.” Bu anlamda şiir genel olarak da sanat, insana hizmet etmelidir. Ama bunu yaparken elbette ki slogancılığa düşmemeli, asgari düzeyde estetik kaygıları göz önünde bulundurmalı. Yoksa bir sanat eserinin bir makaleden yahut gazete haberinden farkı kalmazdı. Şiir, sanat her ne kadar bireysel bir üretim ve süreç işi gibi görünse de, şair, içinde yaşadığı kültürün toplamı kadardır ve eser şairden çıkıp okurla buluştuğu andan itibaren okurun tasarrufundadır. Yani eser okurla yüz yüze geldiği zaman, artık toplumsallaşmıştır ister istemez. Bireyci sanatı savunan sanatçıların eserlerinin bile bu merhaleden geçtiğini düşünürsek gerisi lafı güzaftır.
(…)
biz
bıraktığın gibiyiz.
ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta…
hoş geldin.
yerin hazır.
hoş geldin.
dinleyip diyecek çok.
fakat uzun söze vaktimiz yok.
yürüyelim…
Nazım Hikmet
Sanatçı, her daim önde gidip yürüyüş eyleyen ve örnek teşkil edendir. Hitap ettiği kitlenin mutlaka ama mutlaka kültürel donanımını göz önünde bulundurarak temkinli ilerleyendir o. Bu açıdan “çok okura ulaşılabilirlik” argümanı, her daim akılda tutulurken öte yandan da günümüz dünyası değerler karmaşasının baş tacı ederek kullandığı “popülistlik” tuzağına düşülmemelidir. Popülistliği, buradaki bağlamıyla kaba bir halk dalkavukluğuna düşmek anlamında kullanıyorum.
Bugün dünya üzerinde neden en çok bu yazar ve şairlerin adı hep ağızlarda? Bunu sizin değerlendirme ve takdirlerinize bırakırken son olarak şunu ifade etmek istiyorum..
Bugün 1 kez okundu. Son okunma tarihi, 11 February 2012



Sevgili beyrek
Yazı dizinin 4.’sü ve bitti dediğine göre sonuncusun da diğer ilk 3’ünde olduğundan daha çok hatta genelinde birleşiyor düşüncelerimiz ve duygularımız…
Özellikle altını çizdiğin Pasolini’nin cümlesi olan
” Sanat (özelde şiir),bir bakıma malumun ilamını sergilemekse, öte yandan da şaşmaz bir şekilde arı kovanına çomak sokmak demektir.” Çok güzel bir saptama.
Yazında saydığın, gerek bizim gerekse diğer ülke sanatçılarının salt bir maddeciliğe düşmesi gibi bir şey düşünülemez senin de dediğin gibi, sağlam bir dünya görüşüne oturtarak taraf olmuşlardır hayata… ve üretmişlerdir sanat eserlerini…
Onların çok ve sık okunmasındaki popülerliği ise ( Ki biz ne kadar çok okunuyor diye düşünsek de yetmediğini düşünüyorum) kesinlikle ayrılmadır… “popülistlik “ yaklaşımla …. ki sende bunu yapmışsın…
Onların halk dalkavukluğu bir yana eserlerinden ve görüşlerinden dolayı ne kadar acı ve zulüm çektikleri ortadadır…
Toplumumuzun sanatçılarıyla barışık olması, kendi öz değerlerine sahip çıkması her zaman gereklidir. Ama bu pek öyle olmamaktadır ne yazık ki…
Sanatçıların kendisini dinleyene, algılayana ihtiyacı vardır. Kendisinde bu ışığı hisseden kişi olan sanatçılar o ışığı yansıtmak, başkalarına aktarmak, anlaşılmak isterler…
Sosyal bilimciler, son otuz yıldır kültür kavramını tanımlamaya çabalıyor.
Herskovits kültürü “İnsanın yaptığı her şeyin toplamı” olarak tanımlarken
Geertz “Bir toplumum üyelerince paylaşılan anlamların tümüdür” der
Hall “Kültür iletişimdir ve iletişim kültürdür” diyerek iki kavramı birbirine denk görür.
Özgürlükcü çağdaş anlayışta kültür İnsanın doğayla, sanatla ilişkisinde aranır. Bu boyutta insanın doğayla ve sanatla nasıl bir etkileşim içinde olması gerektiğini belirtir.
Akıllı ve başarılı ve birikimli insan doğayı, sanatı ve kendini en iyi anlayan, kendinde ve doğada saklı olan güçleri kendi amaçları yönünde kullanırken, doğayı ve sanatı yok etmeden, var ederek kullanan insandır.
Ama bildiğin gibi bu iki değeri de bir yandan yok etmekte üstümüze yoktur yurdumuzda…Doğa ve doğa zenginliklerimizi, tarihi kültür birikimlerimizi, tek tek yok ederek, altın arama bahaneleriyle yabancı şirketlere en güzel dağlarımızı, yaylalarımızı, ormanlarımızı vererek, tarihi eserlerimizi yurt dışına kaçırtarak kültürümüzü ortaya koymaktayız.
İşte ben bu noktada biraz sanat eğitiminden bahsetmek istiyorum. Ki belki sende yazına bir 5. ekleyerek bu konuya değinirsin…
Bilimsel, yurttaşlık bilincine sahip sadece tüketici değil üreten, emeğin en yüce değer olduğuna inanan, bencil değil birey olarak toplumsal düşünen insanlar yetiştirmenin yollarından en önemlilerinden birisi olan sanat eğitimi ve sanatın kendisidir…
İnsan niteliğinin geliştirilmesi bireyin gelişim sürecinde onu çok boyutlu olarak etkileyen sanat eğitimi vasıtasıyla olacaktır. Onun için şu anda genelde görmezden gelinen çarpık sanat eğitiminin ve sanat tüketiciliğinin azlığı konusunun özellikle altını çizmek istiyorum…
Doğru sanat eğitimi duyan, düşünen, yaratan, kendisi ve çevresiyle diolağa giren, görsel düşünmeyi başaran çağdaş insanlar ortaya çıkaracaktır.
Yurdumuz da devlet tüm bireylerini değişen dünya koşullarına ayak uydurabilecek sağlıklı bir kültür içeriğine sahip bir yapıya kavuşturmak zorundadır.
Aksi takdirde insanlarımız dan ne doğasını ne sanatçılarını ve sanat eserlerini anlamasını beklememiz hayal olacaktır…
Okumak, öğrenmek aslında bu ülkede hep korkulan bir şey oldu. Çünkü okuyan insan düşünür. Düşünen insan da bir çok kesime göre tehlikelidir…diyor.
“Nergisten ben sorumluydum.
Işığından ve çocuklardan
Yanlış mı belledim.
İnsan sorumluluktur.”
Dizeleriyle sana sevgilerimi ve teşekkürlerimi yolluyorum…
Sevgili nehiro,
Bu oldukça kuşatıcı yorumun için teşekkür ediyorum.Katkılarınla konu farklı noktalara geliyor şüphesiz ve laf lafı açıyor.
Kültürü,Herskovits’in tanımladığı bağlamda “İnsanın yaptığı her şeyin toplamı” olarak düşünüyorum ben de.Toplumların,yeme-içme,barınma,selamlaşma alışkanlık ve uygulamalarından tutalım da manileri,türküleri,masalları,şiirleri,efsanelerine kadar oldukça geniş bir yelpazeyi kapsıyor kültür dediğimiz aslında.Bu da bir yaşama biçimi tastamam.
İnsanın doğayla olan bağı yeni değil ve insan her daim doğaya egemen olmak istemiştir.Doğaya egemen olduğunda,özgürleşeceği düşüncesini hep aklında tutmuştur.Ne yazık ki doğaya egemen olma uğruna,kapitalistlerin kar hırsı yüzünden çevre kirliliği,küresel ısınma had safhaya ulaşmıştır.Şüphesiz doğa,insan soyundan intikamını,hem de acımasızca alıyor.Bundan belki de fazla değil 50 yıl sonra,petrol yerine dünyada su savaşları yaşanacak.İnsanlar bir damla su için birbirini boğazlayacak.
İnsanın gerçek anlamda özgürleşmesi,direnmeyle mümkün.Yaşanan tüm kirliliklere karşı duruşu,reddedişi içeren bir direniş,özgürlüğe götürür.Bu ise hiç kuşku yok eğitimden sanata,teknolojiden bilime her alanda topyekün bir değişikliği gerektiriyor.Bu dönüşümü ise ancak bir halk iktidarı gerçekleştirebilir.Yoksa mevcut statükonun böyle bir dönüşümü gerçekleştirebileceği ham hayaline kapılmamak gerekir.
Evet bir eğitim şart.Ama nasıl ve hangi araçlarla?Bugün,MEB’in yeni müfredatında ve ders kitaplarında,hem zımni hem açık şekilde,piyasacılık mantalitesi savunuluyor.Bakın,8.sınıf Türkçe
müfredatında neler var?
Bir yazılı anlatım çalışması için şöyle bir konu veriliyor öğrencilere:
“Çalıştığınız işyerinde,patronunuz,
sizi işten çıkartacak.İşvereninizin sizi çıkarmaması için onu ikna edebilecek bir yazı yazınız.”
Kısaca böyle.Şimdi böyle bir zihniyetle ne sağlıklı bireyler yetiştirilebilir ne de sanat eğitimi verilebilir..
Eğitim kurumlarımızdan mezun olup yaşama atılan insanlarımızı görüyoruz.Her şeyi,işletmesinin gözüyle gören,sinik,kendi kabuğuna çekilmiş,hak aramak zaten hak getire,bana dokunmayan bin yaşaya anlayışına sahip bir insan tipi,gün be gün kuşatıyor yaşama evrenimizi.
Velhasıl,bu koşullarda yaşamın her alanında köklü bir değişikliğe gidilmeden düze çıkmamız pek olası görünmüyor nehiro..