Toplam okunma 951
ana sayfa > Şiir > Edip Cansever, İçinden Doğru Sevdim Seni

Edip Cansever, İçinden Doğru Sevdim Seni

Pazar, 21 Haz 2009 yorum ekle Go to comments

Eski Libas gibi âşıkın gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imiş

Seyranî

İçinden doğru sevdim

İçinden Doğru Sevdim Seni*

İçinden doğru sevdim seni
Bakışlarından doğru sevdim de
Ağzındaki ıslaklığın buğusundan
Sesini yapan sözcüklerinden sevdim bir de
Beni sevdiğin gibi sevdim seni
Kar bırakılmış karanlığından.

Yerleştir bu sevdayı her yerine
Yüzünde ter olan su damlacıklarının
Kaynağına yerleştir.
Her zaman saklamadığın, acısızlığın son durağına
Gül taşıyan çocuğuna yerleştir
Ve omuzlarına, daracık omuzlarına
Üşümüş gibisin de azıcık öne taşırdığın
Tam oraya işte, uçsuz bucaksız bir düzlükten
Bir papatya tarlasıyla ayrılmış göğüslerine yerleştir
Ve esmerliğine bir de, eski bir yangının izlerinin renginde
Saçlarının yana düşüşüne, onları bölen ikiliğe
Alnından başlayan ve ayak bileklerinde duran
Yani senin olmayan, seni bir boşluk gibi saran hüzne yerleştir
Yerleştir onu bir kentin parça parça aklında tuttuğun
Kar taneleri gibi uçuşan
Ve her gün biraz daha hafifleyen semtlerine
Yerleştir bu sevdayı her yerine.

Ekledim ben tattığım her şeyi denizlere
Bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden
Sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen
Sevdayı
Ve köpüklendir
Ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın
Ama dur, her deniz yaşlıdır zaten
Öğrenmez ama öğretir mutluluğu
Bizim sevdamız da öyledir, iyi şiirler gibi
Biraz da herkes içindir. Ve gelinciğin ikinci tadına benzemeli
Var eden kendini birincisinden
Yani bir sevdayı sevgiye dönüştüren.

Ben şimdi bir yabancı gibi gülümseyen
Tanımadığın bir ülke gibi
İçinde yaşamadığın bir zaman gibi
Tam kendisi gibi mutluluğun
Beni bekliyorsun
Ve onu bekliyorsun beni beklerken.

Edip Cansever
*Cansever Eyüboğlu, Çağdaş Türk Edebiyatında Unutulmayan 100 Aşk Şiiri Antolojisi, Akdeniz Kitabevi, 5. Basım, Haziran 2003, Antalya

Bugün 0 kez okundu. Son okunma tarihi, 31 July 2010

Categories: Şiir Tags: , ,
  1. Salı, 23 Haz 2009 zamanında 13:10 | #1

    yerleştir bu sevdayı
    içinin türküsüne, yüreğinin ezgisine…
    ellerinin ikliminine, gözlerinin derinliğine… ne güzel anlatmıs edip Cansever sevdayı, sevgiyi yerleştirmeyi bilmeyenlere değil mi?
    teşekkürler anımsattığın için…
    sevgilerle

  2. Salı, 23 Haz 2009 zamanında 20:55 | #2

    Gün geçtikçe sevgisizliklerinin girdabına kapılıp gidenlere…

    Sevgi yoksunluğundan ötürü hırçınlaşanlara…

    Yalnızlıklarının kabuğunu yırtamayanlara…

    Ellerin ve gözlerin buluşmasındaki sıcaklığı yaşamayanlara…

    Yüreği buzbağlamışlara…

  3. Çarşamba, 24 Haz 2009 zamanında 09:39 | #3

    Düşünüyorum da, hayat öylesine acımasız ki kapılıp gidivermek çok kolay, zor olan o girdaba kapılmamak, ama uzaktan bakarak değil içine girip boğuşarak kapılmamak…
    Sevgisizliklerle boğuşarak sevgiyi yakalayıp içine dalmak…

    Karşı kıyılardaki yanıp sönen ışıkların sadece görüntüsüyle yetinip o ışığın parlaklığını ve sıcaklığını teninde, gözlerinde hissetme cesareti göstermek…

    cesur sevgiler
    daima vardılar
    ve hep olacaklar…

  4. Çarşamba, 24 Haz 2009 zamanında 14:50 | #4

    Sevgili Nihal,

    Acımasız olan yaşam değil, insanlar. Yaşamı kendilerine dar edenler, insanlar değil mi acep?

    Kendi sonlarını, tıpkı Nasrettin Hoca’nın kendi bindiği dalı kesmesi gibi, kendi elleriyle hazırlıyorlar ne yazık ki. Yaşamı çekilmez kılan, doğayı tahrip eden, olanca yabancılaşmışlığıyla kendi kabuğuna sığınan, hareketsizlikten çürümeye yüz tutan, insan değil mi?

    Ama diyalektik düşüncede her varlık, her daim hareket halinde iken ve  kendi karşıtını da içinde barındırırken  bu çatışmadan yeni bir durum, oluşum da ortaya çıkar. Sevgisizliğe bulanan insanın karşısında, sevgiyi baş tacı yapan; lümpen olarak yaşayan insanın karşısında, üreten; yaşamdan hep bir beklenti içinde olan insanın karşısında, yaşama katkı sunan insanın varlığını  hiçe saymak mümkün müdür? Asla…

    Sevgi her daim..

  5. Kazım Hasırcı
    Perşembe, 25 Haz 2009 zamanında 23:12 | #5

    sevgili murat hocam;

    “hakkında” bölümünü okudum ve öğretmen olduğunuzu öğrendim.bundan sonra da ona göre hitap etmeyi daha bir uygun buluyorum.Söz “öğretmenlikten” açılmışken tam da “edip cansever”le ilgili,eğitim sistemimizle ilgili bir iki kelam etmek isterim.

    “edip cansever” ismini ilk olarak geçen sene öss döneminde edebiyat notlarıma çalışırken -ezberlerken demek daha doğru olcak sanırım- karşılaştım.ve onu mütabiken bir kaç kere duydum.ama “nedir?kimdir?” gibisinden hiç bir soruyu yöneltmedim kendime,hocama -ki bildiğini pek sanmıyorum.

    o kadar kez duyduktan sonra bir şiirini okuyup bu kadar etkilendim ve şimdi kendi kendime soruyorum. “nedir-bu ezberleyerek eğitim” “kimdir-bize bunu yapmaya zorlayan” .Bir öğretmen olarak siz cevaplayın “neden?”

    ve neruda ustanın söylediği gibi:

    “bir işe yaramıyorsa bildiklerim/hiçbir şey demedim/her şeyi söyledim!..”

    sağlıcakla kalın..

  6. Cuma, 26 Haz 2009 zamanında 00:55 | #6

    Sevgili Kazım,

    Öss’ye hazırlandığından bahisle öğrenci adayı olduğunu sanmakla yetineceğim.

    Çeviri şiirle, dünya şiiriyle kısacası şiirle haşır neşir olan seni,  Edip Cansever’e dair yorumundan ötürü biraz yadırgadım açıkçası. Bana kızma ama çeviri şiire dair  söz söyleme yetkinliğine ulaşmış birinin kendi edebiyatına karşı kayıtsız kalışına şaşırdım doğrusu. Ayrıca hocana neden sormadın ki? Bu konuda da önyargılı olduğunu düşünüyorum. Bunu belirtmek istedim.

    Türkiye’de eğitim sistemi ne yazık ki kanayan bir yara. Bu konuya daha önce bir iki yazımda değinmiştim. Tekrarı olacağı için, burada yer vermek istemiyorum ama bilhassa, eksiklik ve uygulamadaki sıkıntılarına rağmen, ilköğretimde birkaç yıldır icra edilmeye çalışılan yeni müfredat, öğrenciyi bir nebze de olsa ezbercilikten uzaklaştırma yönünde umut verici gözüküyor şu anda. Bunun gerçekten yarayıp yaramadığı ileriki süreçte daha iyi gözlenecektir kanımca.

    Edebiyat öğretimi ise yurdumda, daha vahim boyutlarda. Söz gelişi söylüyorum, artık şair ve yazarların doğum-ölüm tarihlerinin ezberletilmesinden acilen vazgeçilmesi gerekiyor. Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin iyi yetiştirilmesi de cabası.

    Edebiyat öğretimine dair ilerleyen süreçte mutlaka bir yazı kaleme alacağım. O zaman, düşüncelerimi daha ayrıntılı anlatma olanağı bulurum umarım.

    Tektipleştirilmiş, sorgulamayan, eleştirmeyen, kendi doğasına, çevresine yabancı olan kuşaklar yetiştirmek istemiyorsak, insanı, insaniyeti merkezine koyan programlar işe koşulmalı. Yoksa, bu “sınav çocukları“, birbirinin üzerine basarak yükselmek anlayışından asla kurtulamayacak.

    Sevgilerle..

  7. Kazım Hasırcı
    Cuma, 26 Haz 2009 zamanında 02:04 | #7

    üniversite adayı idim.bu sene ankarada başladım yeni okuluma.edebiyata ilgim oldum olası buyuktur.sebebini tam olarak bilmiyorum ama “edebiyatta insanlarda bulamadığım ama hep olduğuna inandığım şeyleri de bulabiliyorum,çünkü dünya sadece gözlerimizin gördüğünden ibaret değil”

    öncelikle eleştiriyi yanıtlamak istiyorum.sizin hiç elindeki bir adet kitap dışında başka bir konu hakkında bilgi sahibi olmayan öğretmeniniz oldu mu? “ömer hayyam sadece iyi bir matematikçidir” diyen bir öğretmen mesela.Bilmemesini hoş karşılayabilirim ama örnek vermek istedim en azından bir kişi sayemde ömer hayyamı öğrenir diye.aklıma şu rubaisi geldi:

    “Cennette huriler varmış, kara gözlü
    İçkinin de ordaymış en güzeli
    Desene biz çoktan cennetlik olmuşuz
    Bak bir yanda şarap, bir yanda sevgili..”

    ardından aldığım yanıt daha bir garipti hazır sistemden eğitimden bahsetmişken bu cevabı da yazayım.. 

    “bak zaten sarhoş ayyaşın biriymiş bilmeseniz de olurmuş”

    dediğiniz “doğum-ölüm” tarihlerinden vazgeçmek kavramına kesinkle katılıyorum..ve bir şairin bir kaç şiirini okumak veya okutmak zor olmasa gerek.veya bir yazarın romanının okunmasını sağlamak ve bu şekilde öğretmek yazarları, şairleri.

    ilerde değişir mi? gelişir mi bu sistem? bilmiyorum. ama tek ümit ettiğim sizin gibi değerli öğretmenlerin “ellerinden geldiği” ölçüde bunu başarmalarıdır.

    benim kendi çabamla öğrendiğim bir can yücel’i,bir nazım hikmet’i,bir özdemir asaf’ı,bir neruda’yı,bir octavia paz’ı ve daha binlercesini neden hocalarımdan öğrenmeyeyim ki.

    bir bektaşi fıkrasıyla bitireyim yazımı:

    ***
    Hoca, camide içkinin kötülüğünden bahsediyormuş.Cemaat arasında bulunan Bektaşinin fena halde canı sıkılmış.Gitmek üzere kalkayım derken, koynundaki şarap şişesi kayıp yere düşmüş.Baba hiç istifini bozmadan şöyle konuşmuş : 
    -Kör olasıcayı işte kaldırıp attım.Sizde varsa, tam zamanı, siz de  atın!

    ***

    “acaba koynumuzdaki şişeleri kazara düşürmek değil de gönülden isteyerek atmanın zamanı gelmedi mi? yeterince ağırlık etmedi mi şişeler?  ya şişelerin içine şiirler koyup denize bırakmanın zamanı?”

    ya bu cevabı belli sorular neden hala sorunlar..

  8. Cuma, 26 Haz 2009 zamanında 13:58 | #8

    Sevgili Kazım,

    Katkın için teşekkür ediyorum. Tecrübe ettiğin bir durumu paylaşırken acı bir gerçekliğin de altını çizdin aslında. Naklettiğin güzel Bektaşi fıkrasından çıkarılacak kıssadan hisse ise oldukça anlamlı. Şunu söylemek isterim ki hocanla yaşadığın bu olay ne ilk ne de son. Çünkü bizler de aynı yollardan geçtik. Bizden öncekiler de hemen hemen benzer durumlarla karşılaştılar.

    Bundan yaklaşık bir ay önce, bu sitede, “Lisede aldığınız edebiyat eğitiminin kişisel gelişimize katkı sunduğunu düşünüyor musunuz?” konulu bir anket düzenlemiştim. Genele dair sağlıklı bir analiz yapmaya imkan vermeyecek belki ama ankete katılan 78 kişiden 65’i bu soruya “Hayır” yanıtını verirken 13’ü “Evet”i işaretledi. Aslında bu tablo bile, bu konuda bir fikir vermeye yetiyor sanırım.

    Sevgili Kazım, üniversitede okuyacaksın, seni umutsuzluğa sürüklemek istemem, umarım beklentilerini yeterince karşılar ama üniversiteler, külliyen yalnızları oynuyor deyim yerindeyse. Bilimsel geçerliliği ortaya konmuş makale ve kitap yazma sıralamasında ve insanlığın yararına bilimsel bir katkı sunma anlamında kendi üniversitelerimizin dünyadakilerden neden son sıralarda geldiğini sorgulamak gerekmiyor mu? Tüm üniversitelerimizi zan altında bırakmak gibi bir niyetim yok ama hocalarımızın bilimsel kavrayış ve hareket tarzına ne oranda uyduklarını da sorgulamak gerek bu noktada. Hocalar arasındaki koltuk kavgaları mı, şişkin egoları tatmin etmeler mi yoksa sermayenin ihtiyaçlarına cevap verebilme iştiyakıyla yanıp tutuşanlar mı? Bilimden başka ne ararsan var.

    Üniversitelerimiz, halk adına, halk için ne zaman bilim üretmeye başlayacaklar acaba? Mızrak, çuvala sığmaz ne yazık ki. Bu bilim yuvalarımız(!), bilim üretmekten fersah fersah uzak şu anda heyhat.. O kadar acı ki, hemen hemen birçok üniversitemiz, yelkenleri suya indirmiş durumda..

    Hani öğrencilere sorgulamayı, araştırma yapmayı salık veriyoruz da biz öğretmenler yeterince okuyor ve araştırıyor muyuzun sorgulanması gerekir hem de acımasızca.

    Bir edebiyat öğretmeni, şiiri sevdirmek, şiire dair estetik zevklerinin gelişmesini sağlamak babında öğrencilerine Ahmet Selçuk İlkan’ı hararetli bir şekilde tavsiye ediyorsa, ne menem şeydir bu edebiyat öğretmenliği. Yanlış anlaşılmak istemem, Ahmet Selçuk İlkan’la bir alıp veremediğim yok. Her türlü eserin okunması taraftarıyım. Ama kabullenemediğim, bu edebiyat öğretmeninin kendi dünyasının sınırlarını söz konusu şairle çizmiş olmasınadır.

    Benden de bir Nasrettin Hoca fıkrası..

    Hoca, iklim ve toprak hiç de müsait olmadığı halde canhıraş bir çabayla incir ağacı dikiyormuş. Oradan geçmekte olanlar, Hoca’ya:

    -Yahu Hoca’m burada hiç, incir ağacı yetişir mi? demişler.

    Hoca da:

    -Olsun ben inciri seviyorum, demiş.

    Fıkradakinin aksine, edebiyat öğretimine dair koşullar ve zamanlama çok müsait olduğu halde, bunun gereklerini yerine getirmeyenlerin, artık beyhude yere “seviyorum” demeyi bir kenara bırakıp bir an önce işe girişmeleri elzem değil mi? Yoksa ne söylenirse söylensin, lafı güzaftan öteye geçmeyecektir.

    Sevgilerle.. 

  9. Kazım Hasırcı
    Cumartesi, 27 Haz 2009 zamanında 01:30 | #9

    üniversitede eğitim zaten ayrı bir sorun..bunun hakkında umarım ilerleyen zamanlarda uzun uzun sohbetlerimiz olur..kimbilir belki size “özel üniversitede burslu öğrenci olma ayrıca(lıksız)lığını” anlatabilirim..

    konudan konuya atladık durduk.ben eminim ki bu siteden yani sizden öğreneceğim oldukça şey olcak.şimdilik noktayı koyayım,devamını sonra nasıl olsa getiririz :)

    ama ahmet selçuk ilkan örneğine diyecek lafım var.hatta ben demeyim nasreddin hoca desin:

    Hoca bir gün, yol kenarındaki hayrat ağaçlardan birine çıkmış, incir yemeye başlamış. Yanından geçen bir yolcu seslenmiş:

    – “Hey ! Sen kimsin ? Ne yapıyorsun orada ?”

    – “Ben bülbülüm” demiş Hoca.

    Adam :

    – “Öyleyse öt bakalım” deyince, Hoca karga gibi acayip sesler çıkarmış.

    – “Bu ne biçim bülbül sesi yahu”, demiş adam.  “Bülbül hiç böyle mi öter.”

    – “Ne yapalım” demiş Hoca, “acemi bülbül bu kadar öter!”

    bir şey söylememe gerek yok sanırım.acemi bülbülleri baş tacı edenler düşünsün :)

  1. şimdilik geri bağlantı yok
olhayat, tasdix kullanır Creative Commons License Kullanım Kuralları